14.01.2023 HAYDAR ERGÜLEN ( ANI )

2023 yılına bir hayalimi daha gerçekleştirebilmiş olmanın verdiği mutluluk ile devam ediyorum. TÜYAP tarafından bu yıl 15’incisi gerçekleşen “Çukurova Kitap Fuarı” organizasyonuna yıllardır beklediğim, tabiri caizse yolunu gözlediğim, Türk edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan, kıymetli hocam, üstadım, bana şiiri sevdiren ve şiirleriyle dünyaya başka bir göz ile bakabilmemi sağlayan sayın Haydar Ergülen konuklar arasındaydı. Heyecanımı kelimelere dökmekte zorlandığım ender anlardan birisindeyim. Gün gelip çattığında fuar alanına gitmek üzere yola koyuldum, çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşım heyecanıma ortak olma adına beni yalnız bırakmadı ve önce onun ile buluşup fuar alanına geçiş yaptık. Evden çıkarken üstadı ne kadar çok insan ile tanıştırabilirsem benim için o kadar değerli diye düşünüp bugüne kadar aldığım ne kadar Haydar Ergülen kitabı var ise başkalarına hediye ettiğimi fark ettim, yüzümün gülümsemesine sebep oldu bu durum. Fuar alanına giriş yapar yapmaz üstadın birkaç kitabını alıp söyleşi yapacağı salona geçtik. Haydar hocam harika bir söyleşiyi geride bırakırken söyleşi esnasında hem güldürdü, hem bilgilendirdi, hem de ufkumuzu açtı. Salondan ayrılırken arkadaşım ile beraber hemen arkasından fırladık, sanki gölgesiymiş gibi takip ediyorduk adeta, hoca imza atacağı stant’a ulaşmıştı. İlk sıraya girip hoca ile muhabbete girerken ” Ben seni tanıyorum Mücahit ” demesiyle şok oldum. Evet Haydar hocam ile naifçe dergisinde, beni hoca ile tanıştıran değerli abim Hasan Bozaslan ile sorularını beraber hazırladığımız bir söyleşi yapmıştık fakat aklında kalıp beni hatırlaması benim için büyük lütuftu. Kitap fuarındaki imza günü sonrası hoca Tarsus’ta bir sahafta başka bir söyleşi ve imza günü gerçekleştirecekti, üstelik o söyleşiye Hasan abi de katılacaktı ve söyleşi yaptığımız dergiyi beraber vermemizin daha doğru olduğunu düşünüp Haydar hocadan kitap imzalarını aldıktan sonra Tarsus’a geçeceğimizi belirterek izin istedik, elini uzatıp selamlaştıktan sonra fuar alanından ayrıldık. Tren garına vardığımızda bir sonraki trenin gelmesine yaklaşık bir saat vardı, bu da Tarsus’taki imza gününe biraz geç kalacağımızı işaret ediyordu, biraz moralim bozulsa da mecburen bekledik. Tren istasyona yanaştı, bindik ve yola koyulduk, bir saatlik bir yolculuk sanki bitmiyor fakat zaman da doğru orantılı hızlı akıyordu. Nihayet tren Tarsus istasyonunda durdu, hızlı bir şekilde sahafın nerede olduğuna bakıp yola koyulduk, geç kalmıştık çoktan, sahafı bulup içeri girdiğimizde hoca yerini almış, söyleşi demlenmiş, herkes pür dikkat hocayı dinliyordu. Haydar hoca dönüp beni gördüğünde ” Hoş geldin Mücahit ” demesiyle sahaftaki bütün gözler birden bana çevrildi, çok şaşırmak ile beraber o kadar mutlu oldum ki, o anın bir kaydı olsaydı şayet defalarca sıkılmadan izleyebilirdim. Söyleşi bitmişti fakat hoca o kadar samimi ve içten davranıyordu ki… Bir yandan imza atıyor diğer yandan sıkılmadan anılarından anlatmaya devam ediyordu. ” Ben çok konuştum, biriniz bir şeyler anlatsın, Mücahit anlat bakalım. ” cümlesiyle gözler yine bana döndü. Hasan abi araya girerek ” Mücahit sizi çok bekledi hocam ” demesiyle hasan abinin cümlesini destekler nitelikte cümleler kurdum. Beni en çok etkileyen şey ise, hoca ile ilk defa yüz yüze gelmiş olmama rağmen bana gösterdiği samimi tavrıydı. Sanki onun hayatından bir parçaymış gibi hissettim ki bu his benim için inanılmaz bir şeydi. İmza alma sırası bana geldiğinde hocanın yanına oturdum, Hasan abi bize eşlik ediyordu, önce söyleşi yaptığımız derginin bir nüshasını hocaya takdim ettim, diğer dergiyi kitaplar ile imzalatıp hatıra fotoğrafı çektirdik. Benim için unutulmaz günler arasında yerini aldı 14 ocak 2023.

Tarsus Antik sahaf sahibi İsmail bey’e de birkaç satır eklemeden edemeyeceğim, 25 yılı aşkın bir süredir edebiyat severlere hizmet eden İsmail bey ile çok hoş bir sohbeti geride bıraktık o gün. Pazar gününe uyandığımda İsmail bey’in bir gün önce gerçekleşmiş olan söyleşi ile alakalı duygularını paylaştığı gönderiye benim adımı yazması ve benden ” Bir deneme kitabı yazarı ” olarak bahsetmesi de çok hoşuma gitti. Eğer Tarsus’a yolunuz düşerse mutlaka kapısından içeriye giriniz, sizi harika bir dünya bekliyor olacak. Babacan tavrı, güler yüzü ve hoş sohbeti için İsmail bey’e buradan teşekkür ediyorum.

Bu güzel günde beni yalnız bırakmayan, heyecanıma ortak olan sevgili arkadaşım Mesude Tanrıkulu’na bir kez daha teşekkür ederim. İyi ki arkadaş kalabilmişiz. Anılarımı artık kaleme almaya çalışacağım, geriye dönüp baktığımda anılarımı okumak ve tekrardan gülümseyerek hatırlamak istiyorum.

Ben Mücahit Erdem Serin, bu güzel anımı sizinle paylaşmaktan dolayı çok mutluyum, sabırla okuduğunuz için sizlere de teşekkür ederim. Sevgi ve saygı ile…

Rüya Satan Adam

Bu dünyaya gelişimin üzerinden epey bir zaman geçti, yıllarca insanları anlamak yerine kendimi anlamanın yoluna koydum başımı çünkü insan en çok kendini bildiği, tanıdığı zaman insan olabilir. Bu yüzden hep mahçup oldum aynalara, karşımdaki insanlara, hayata, dünya üzerinde kim ile karşılaşsam hepsine bir mahçupluk ile yaklaştım, elimde kapalı bir kutu ve ben kimim? Baş koyduğum yol bitmek tükenmek bilmedi, her sokakta bir başkasının yükünü bırakıp yine bir başkasının yükü sırtıma aldım yürüdüm, tam bütün yüklerden kurtuldum, yolun sonu yakın gibi dediğim anda asıl yükümün kendim olduğunu, bir başkasının yükü sandığım ne varsa aslında yaralarım olduğunu öğrendim, bir kabuk düşerken bedenimden yeni bir kabuk sardı bedenimi. Ben öğrenemedim insan olmayı, kendimi tanımayı, mahçupluğumu parmak uçlarıma taşıdım, düşürdüğüm ne kadar kabuk, taşıdığım ne kadar acı var ise çekine çekine anlattım satırlarda, benim huyum değildi göşteriş fakat bir başka çıkar yolum da yoktu, en çok bu yüzden anlaşılamadım insanlar tarafından, zamanın girdabına bir takılırsan giden sadece gençliğin değil ömrün olur, anlatamadım. Döktüğüm ne kadar kabuk var ise geri dönüp topladım, bir sınır çizdim kendime ehl-i sadakat zincirinden, yalnızlığımı tavaf edip kabuklarımdan bir dünya yarattım, beni yaralayan ne varsa şimdi koruyordu. İnsan elindekinin kıymetini onu kaybedince değil ona ulaşınca unutuyor, kimse insan olmayı beceremiyor bu yüzden, benim gibi… Sınırı dağıtıp biraz nefes almak istedim, herkes kalabalık, her sokak başkalarının acısıyla dolu fakat kimse görmüyor adımlarını atarken, herkes herkesin acısını eziyor, birine umut olan sokak, bir başkasının cesedini taşıyor, ne acı…Ben insan olmayı öğrenedim, kendimi tanımayı, yanlış yürürken bilmediğim sokaklarda yanlızlıkla bir acının üzerine bastım, parmak uçlarıma topladığım mahçupluk yeniden tüm bedenime, hatta iliklerime, hatta ve hatta bütün ruhuma dağıldı, şimdi olduğum yerden adım atmaya korkuyorum. Oysa sadece biraz nefes almak istemiştim, insan olmak değil. Düştü kutu elimden, açıldı, başlarının acıları üzerine saçıldı kutudan rüyalar, tanıdım kendimi, ben rüya satan adamdım, bu yüzden yüküm ağır ve en çok bu yüzden öğrenemedim insan olmayı.

” Dünyevî telaşelere batarken anlamını kaybetmiş içimde iyi insan olma kavramı. ”

Kağıttan Heves

Yazmak biraz da yok olmak mı?;

İnsan ne kadar okunursa o kadar azalıyor, bazen kızıyorum kendime, hatırlamak adına yaşadığın her şeyi gizli kapaklı da olsa yazıya dökmek neden idi? Cevabını yazarsam bir gizi daha gün yüzüne çıkarmaktan çekiniyorum. Oysa ben… Anıların ezici üstünlüğüyle, unutursam koşarım, hatırlarsam düşerim, üzülürsem küserim dünyaya fakat sevinirsem… Korkmuyorum artık hislerimi belli etmekten, bir travmanın beynimde bıraktığı hasarlı bi’ tarlada yetiştirdim kendimi, zamanın efendisi değilim, geçmiş ile ilgili bir yaram kalmadı, kabuklarımdan açtım gözlerimi dünyaya, şimdi aynı gözlerden geleceğimin nasıl iyileştiğini görebiliyorum. Kağıttan bir yaşam, kağıttan sığınaklar, kağıttan hisler, vedalar, kavuşmalar, gözyaşları, ölümler… *”Susmanın kalesine sığınmak” yerine yazmanın büyüsüne kapılınca, hani yüreği biraz da acı ile dolmaya görsün insanın, içimde orman kalmadı. ”Terk etmeliyim sığınaklarımı çünkü yaşamak istiyorum, yok olmak değil!” dedim bu sabah kendi kendime, ”Yol, iz bilmeden, belki haddim olmadan tekrar güvenmek ama bir daha hiç ölmemek istiyorum!” dedim. Fazla bir beklentim de yoktu aslında hayattan, anlık bildirimlerin ufak mutluluklarıyla yetinerek, gözlerimi kör etmeye yeminli mavi ışık dalgalarını çoğu zaman uçsuz bucaksız bir denize benzetir veya parmaklarımın ucunda dokunabildiğim bir gökyüzüne dönüştüğünü hayal eder, o bulut benim, bu bulut benim, aslında bütün bulutlar benim! Diyerek, o’nda tecelli etmiş ve yeniden yine o’na dönecek olan bir aşkı kiralamaktı bütün hevesim. O denizde boğulabileceğim, o gökyüzünde, bulutlardan düşebileceğim aklımdan geçmezdi hiç… Zamanın sahibi olmadığım gibi, sahibi olmadığım bir aşkı sahiplenmeye çalışmakta biraz ahmaklıktı ve nereden bakarsan bak! Yazmak biraz da yok olmaktı.

  • ” * ” Adil Erdem Bayazıt – Karanlık duvarlar

NRVSMCHT

”Sabrım ve sonum arasında, sis ve dumanları sararak kaybolmayı ehlinden, sessiz kalmayı sol sancılarından, yabancılaşmayı aynaların görünmeyen yüzlerinde üşütmekten ve sorunlarımı gizlemeyi parmaklarımın asaletinden öğrendim. Gözüm ve gözünün arasında, kahverengi ve yeşili sevda kılarak geç kalmayı yanlış insanlara harcadığımız zamanlardan, öfkemize yenik düşmeyi birbirimize karşı aldığımızı sandığımız zaferlerin gölgesinden, korkaklığı ise ne kaybedeceğimizi bilmediğimiz bir hikayeye geri adım atarken, biz düşerken ögrendik her şeyin gözüktüğü gibi olmadığını. Karşımızdakini anlamayı sadece dinlemek sandığımız sohbetlerimizin ana fikrinde çocukluğumuza işkencelerde bulunan, birbirimizi olgunlaştırmak adına çıkarttığımız onca hengamenin içerisinde yıllar sonra anlayacağımız kayıplarımızın üstünü örttü birbirimize tahammül edemeyişimiz. Dudaklarım ve kulağının arasında, kendimden utanmayı kalbinin duvarlarına iz bırakan cümlelerimden, olmadığım insanlara dönüşmeyi benden nefret etmen adına yaptığım davranışlardan ve ben yalan söylemeyi bir tek senin huzurunda, başımı dik tutarak yalan olduğunu bildiğim bir masala inanmaya calışırken, seni görmezden gelirken öğrendim. Sen, ben ve Ankara arasında, vazgeçmişliği, tükenmişliği kızılay-otogar metrosunun aynasına yansıyan, söyleyemediklerinin boğazında son nefesini verdiğine şahit olurken, ben bir insanın içinde öldüğümü ilk defa senin yüzünde anladım. Alçaklığı karanfilde, çicek satıcısının zorla ellerime bıraktığı gülleri bir sokak köpeğine takdim ederken, isteyince ne kadar da kaba olabildiğimi kavradım. Pişmanlık ve yüzsüzlük arasında, kirlenmeyi gözyaşları ile veda ederken, tek bir an’ın pişmanlığında iyi niyetimi sorgu altına almışken, nefret ettiğim, lanetlediğim, bencil, iki yüzlü insanlara benzemeyi, sana sarılırken ve yine sana uzatamadığım kalbin kırıklığında gördüm çamurlaştığımı…”

Ben böyle idim, her konuşmak istediğinde seni susturabilmek, büyüsüne hapsolduğum bir savaştan ibaretti. Her şeyin farkındaydım oysa, sen kaç kazan kaldırdın bu harpte? Ben kaç kazanda kaynadım? Bilmiyorum. Aynı kazanda kaynamak, yan yana savaşmak dururken karşı karşıya kalmak bizim ayıbımızdı. Pes ediyorum, ben buna değmem.

Hüzn-ü Feragat

Bir kedi geçti aramızdan, karaydı, bahanesi bağ bozumuna sürüklerken ikimizi söz bini aştı, büyük laf geçti kursağımızdan, ziyandı, emaresi hayatıma dağ devirmekti, dağlar aştım. Analiz ettim her baharda sen kayıptın, not aldım grafomanilerce kağıda, ilacım oldu şiirlerim anonim haykırışlarıma ve teker teker uğurladım rüyalarımdan tanrı tarafından çekilmiş resimleri, kader kadrajında yan yana gelmeyen yüzümüzden okundu kedinin fermanı, biraz eyvahtı, biraz eyvallah, artık ben bahardım sen son kez kayıp. Kadavralar mahallinde unuttuğum ruh soyadımın önüne Erdem ekti, sahiplendim gönlümün alçaklığını, kader kadrajına soluk bir poz daha verdim ve yüzümün yarısını bahçende bıraktım, gidişim netti. Aralık bıraktım cümlelerin arasına, bir sevdayı bi’anda düşürdüm satırlardan gözlerinin kuyusuna, altı üstü b(aşka)sına evrildi yüzün, bana bakmayan bir gözün derinliğinde Yusuf oldum.

Tierra’ya Mektup (2)

Sevgili dostum Tierra,


Kısa bir yolculuğun ardından farklı bir şehirde, mavinin tam ortasında nefes alırken içimi kaplayan huzurun şefkatiyle selamlıyorum gönlünü, iyi olduğunu temenni ediyorum. Memleketin en kalabalık şehrindeyim Tierra, fazla kalabalık buralar, her ırktan insanlarla dolu sokaklar… Sevmediğim bu şehre birkaç gün katlanmak zorundayım, bazı bazı boğulacak gibi oluyorum fakat kalabalık fobisini de yenmeyi kafaya koydum bu aralar, dünyada yalnızmışçasına yaşamaya çalışmak bence de şımarıklık Tierra. Dün öğleden sonra Dolmabahçe semalarında bir kafede onunla buluştum, yıllar sonra yan yana gelmenin heyecanı vardı içimde fakat pek belli edemedim, farklı hayatlara açılmış pencerelerden seyrediyorduk boğazın hırçın dalgalarını. Belli ki ikimizi de yıpratmış zaman, benim saçlarımda beyazlar, onun gözlerinde araflar bırakmış kader. Sonra iki kahve fincanı zamanı ablukaya aldı Tierra, saniyeler her zamankinden daha değerli, sözler her zamankinden daha bir kederliydi sanki. Açık konuşuldu her şey, her şeyden biraz biraz bahsedildi masada ” Masa da masaymış ha!” dedim içimden, Cansever’e selam gönderip bir yudum daha aldım hatır kahvesinden. Yanılgılar hafif bir esinti şeklinde dokundu saçlarımıza, benim saçımı dağıtan bir meleği albız sanmamdı aylarca, gözlerimin tansiyonu kör etmişti iyi duygularımı, ben böyle bir adam değildim Tierra. Onun saçını savuran yanılgı, karşısındaki adama hâlâ bütün nesnelerden onun gülümsediğini zannetmesiydi, gözlerimi kaçırıp gülümsedim ve bir yudum zaman daha geçirdim boğazımdan. Abluka kalktı son yudumlarla, zaman eski seyrine döndü. Kendi hayatlarımıza dönmek adına ayrıldık kafeden, keşke zamana diş geçirebilseydim Tierra, “Yan yanaydık şehir böyle mucize görmemişti. ” dedim içimden, Süreya’ya selam gönderip bir kediye gülümsedim cami avlusunda, bir rüzgâr daha dağıttı saçlarımı, susmaya mecbur kaldım. Vedalaşıp kendi hayatlarımıza doğru yol alırken İstanbul bu defa bana iyi davrandı Tierra, kalabalıkların içine karışırken ilk kez yalnızlık yoktu içimde, ne garip.

Ah kadim dostum, bil diye söylüyorum ki onun gülüşleri hâlâ çok güzel, bu kalabalık şehrin sokaklarında boğulmayı göze alacak kadar güzel. Hayatın bana sunduğu bu inceliğin kıymetini bilmeliyim. Ve yine bil diye söylüyorum, kaç bahar daha görürüm endişeleri yerini portakal çiçeklerine bıraktı Tierra. Güneş batıyor, bir bahar gülüşü var yanaklarımda, iki mavinin ortasından sana yeniden salam olsun! Yakında yanında olacağım, yaşın yine bir artacak ve biz yine geride bıraktığımız bir yıla sığdırdığımız ne kadar yaşanmışlık varsa acısıyla, tatlısıyla kutlayacağız. Hoşça kal, hep benimle kal Tierra…


” Bir hayal kanatlandı zihnimden, başardım. “

25. Yaş Özet 26. Yaş İlk Sayfa

An itibariyle 25. yaşıma veda ettim. Çok özel bir yaştı benim için. Her sene kendime doğum günü yazısı yazıyorum fakat bu sene ne yeterince ilhama sahibim ne de edebi bir yazı yazmak isteği var içimde. Kendime sorular sorup cevaplar vereceğim ve 25. yaşımı nasıl geçirdiğime dair özet olacak şekilde bilgiler vereceğim.

Geçen sene Temmuz ayından itibaren Naifçe dergisinin yayın kurulunda görev almaya başladım, ilk sayısında yazar olarak yer aldığım derginin bir parçası olmak ve aslında yeni kurulmuş bir derginin yükselişinde katkım olacağını bilmek beni çok heyecanlandırdı. Üzerinden tam bir sene geçti ve geriye dönüp baktığımda harika işlere imza attığımı gördüm daha doğru bir tabir ile harika işlerin bir parçası olduğumu. Hayalini kurduğum şeyler vardı, farklı türlerde kendimi kanıtlamak gibi, çok beğendiğim, üstad diye nitelendirdiğim isimlerle röportaj yapmak gibi, özgüvenimi toparlarsam kitap çıkarmak gibi hayaller. Şimdi bu satırları yazarken başarmış olduğumu görüyorum, mutluluk verici. Haydar Ergülen ile röportaj yapmak, Şükrü Erbaş, Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu gibi isimler ile sohbet etmek çok değerliydi benim için. Bunun yanı sıra tanımadığım insanlardan aldığım mailler, mesajlar, tepkiler özgüvenimi dışarıya çıkarmamı sağladı, kararı verdim ve ilk kitabım olan ”Kadavralar Mahalli”ni çıkarmayı başardım. Hiçbir zaman çok okunmak, çok değer görmek gibi bir beklentim olmadı, tek istediğim iyi birisi olarak anılmak bu dünyada. Bu yüzden geçmişimde problem yaşadığım ve hayatımdan çıkarttığım kim varsa düzgün bir şekilde tekrardan vedalaştım. Dolu dolu bir yılı geride bırakcağım derken İstanbul’da ilk imza günümü gerçekleştirdim, ilk kitap ve hemen ardından ilk imza günü… Rüya gibi bir şeydi benim için. Katkısı ve emeği olan herkese teşekkür ederim. 25. yaşım özleyeceğim yaşlardan birisi olarak veda ediyor bana. Her sene insan başka başka şeyler öğreniyor hayattan, başka alışkanlıklar, başka duygular, öğrenme hali hep devam ediyor ve insan değişmeye muhtaç, fark etmese de değişiyor. Tam anlamıyla değiştim diyemem elbette fakat yeni yeni şeyler aşıladım ruhuma, eskisinden daha durağan yaşıyorum, daha az öfkeli, daha çok hoşgörülü birisi olmayı ögretti bu yıl bana. Sonunu görebildiğim ne varsa çabalamaktan vazgeçmemeyi ögretti, sonunun başından belli olduğu her şey içinse baştan vazgeçmeyi öğretti, boşa çaba insanın kendisinden başka hiçbir şeye zarar vermiyor çünkü. Yıllar önce anonim bir söz okumuştum, çok etkilenmiştim. Söz diyor ki: ” Gösterişsiz insanın yanına sokul, hikâye orada.” Saatlerce düşünmüştüm bu söz üzerine, ne kadar güzel ve aslında ne kadar doğru bir söz. Gözden geçirdim kendime yakın hissettiğim insanların hayatlarını, başkalarının hayatlarında dolaştım durdum saatlerce, ben o hayatların neresindeydim? Hikâyem neydi? İnsan yanındakilere benziyor zamanla, kör ile yatan şaşı kalkıyor, üzüm üzüme baka baka kararıyor, ne derseniz deyin işte. Artık etrafımda gösteriş meraklısı insan barındırmıyorum, hepsinden temizledim hayatımı. Benim hikâyem sadelikten, gösterişsizlikten geçiyordu çünkü sade bir hayat yaşayan insanların kalbi gözlerinden okunur, benim kalbim temiz gözlerimde görüyorum ve en çok kendime gülümsüyorum bu yüzden, mutlu oluyorum. Yarım asır tükketim, iyisiyle kötüsüyle bir yılı daha rafa kaldırıyorum şimdi, beni ben yapan her şeye teşekkür ediyorum ve beni ben yapan her şeyi seviyorum. Sözü fazla uzatmadan 13 soruda 25. yaş bölümüyle devam edelim.

13 Soruda 25. Yaş

25. Yaşımda;

  • Kaç kitap okudum? : Maalesef 9
  • En beğendiğim kitap? : Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi
  • En Mutlu olduğum an? : Aslında buna kitabımı elime aldığım ilk an veya imza günümden bir an diyebilirdim fakat çok koyu bir Galatasaray taraftarı olduğum ve hayatımın bir çok alanında Galatarasay’ı üstün tuttuğum için 16 mayıs 2022 Galatasaray- Adanademirspor maçının olduğu gün Ali samiyen spor kompleksi Nef Stadyumun’un önünde olduğum an en mutlu olduğum an idi.
  • En üzüldüğüm an? : 21 Nisan 2022 Anneannem’in vefat ettiğini gördüğüm an.
  • Kaç şehir gezdim? : İzmir, Hatay, Mersin, Ankara ve İstanbul olmak üzere 5 Şehir.
  • Hayatıma aldığım yeni insan sayısı? : 7
  • Hayatımdan çıkardığım insan sayısı? : 18
  • En çok dinlediğim sanatçı? : Sagopa Kajmer
  • En çok dinlediğim şarkı? : Hayki – Ol
  • Kaç yazı/mektup/şiir yazdım? : 25
  • Yazdıklarımdan en çok beğendiğim yazı/mektup/şiir? : Mahal-i Kadavra
  • Bu yıl olmasını en çok istediğim şey? : Cumhuriyetimizin 100. Yılında Galatasaray’ın Şampiyon olduğu görmek, en anlamlı şampiyonluklardan birisi olur.
  • Geride bıraktığım yıla bir söz söylemek isteseydim ne söylerdim? : Başardıklarım sana emanet ben yeniden doğmak ve yeniden başarmak istiyorum.

Sözün kısası yarım asırı geride bıraktım, sevdim, özledim, üzüldüm, yalnız kaldım, başardım, kaybettim, kısacası bir çok duyguyu sonuna kadar yaşadım, kader buna müsaade eder mi bilmiyorum ama yaşamadan ölmek istemediğim duygular var sırada, yaşamadan göremeyeceğim. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle, saygılar.

Hoş geldin yeni yaşım ve hoşca kal 25, seni özleyeceğim… İyi ki doğdun Mücahit Erdem.

Tierra’ya Mektup

Sevgili Tierra,

Herkesin yeni yollar bulma çabasında olduğu bugünlerde hâlâ bildiğin yolda, üzerimde binbir çeşit esaretin yüreğimi kaplayan tükenmişliği ile selamlıyorum ruhunu, nasılsın? Ben, dünya dışı sesler duyar oldum Tierra, dünyevi hissiyatlar peşinde koşup durduğum zamanların günahlarının öcü için kulaklarımdalar, hissediyorum. Hesabım canım çıkmadan kapanır gibi geliyor bugünlerde, mazimin istikbalim ile sorunlarından birisidir belki de hiç bitmiyor. Benimkisi hüsnükuruntu işte, tıpkı onun bana beslediği hisler gibi… Onu hatırlıyorsun değil mi Tierra? Gönlüme bir tohum gibi düşmüştü, ikimizi anlatan bir ağaç gibi büyümüştü yüreğimde. Yıllar geçti bi’ haberim, hayatıma kök salsa da ben onun gölgesi nedir hiç bilmedim Tierra. Ne zaman aklımın fırtınasını kontrol altına almak için toprağına uzansam, avuçlarıma döktü dallarındaki yeni çiçek açmış filizleri, artık ona iyi gelmiyordum, gitmek topyekûn bir zorunluluktu, pişman değilim. Anlayacağın kader yine damgasını vurdu hayatımın sayılı zamanına, imtihanlar dünyasında yeni bir sınav, cevaplarını hiç bilmediğim sorularla rüyalara dalıyorum. İnsan, aklı üryan bir şekilde açıyor gözlerini dünyaya, yaş aldıkça bir bir üzerine giyiniyor düşüncelerini, fikirlerini. Çıplak kalmaktan korkuyorum Tierra, fikirlerime bir damla siyah bulaştırmamışken doğrularımı zırh kuşanıp koruyorum aklımın odalarında, hasarlarım hayatımın delilik atlası, kaybolmama ramak kaldı. Ve artık insanlar gamzelerinde saklamıyor nefretlerini Tierra, büsbütün bir bedenle, kemik kadar katı gecelerde benliklerini takdim ediyorlar şeytana, ne acı, insanlığın sonu yakın mesafe. Ah kadim dostum, biz his ile yaşayan insanlarız, toprak kokusundan nasibini almış hislerimin kursağı heves kırıklarıyla dolu, kaç bahar daha görürüm? Endişelerdeyim. Önümüzdeki bir bahar görüşmek dileğiyle, hoşça kal…

” Düşlediğim düşten düştüm. “

Tanrının Haret İadesi

Her şey canı burnunda bir mektupla kapıma dayanması ile başladı doktor, kapı arkası sanki ona gurbet gibi baktı yüzüme, yüreğim artık ona gurbet gibiydi, anladım. Onlarca yamalı cümle düşmüş akıp giden zamandan zarfın içine, parmaklarını öfke selinde yıkamış, zihninde biriken ne varsa tasmış zarfın dışına, içi dışı yalnızlığa açılan bir deryada oltama yalnızlıktan başka ne takılabilirdi ki doktor? Cümleler hasretlik harbine dahil olmak üzere süzüldü dudaklarımdan, korkak değildim oysa ki, sadece teslim olacağımı bildiğim halde, yeni bir savaşın ortasında bulunma gafleti ile sözde gururumun ayakta durduğunu göstermek adına, ağlamıyordum. Ne tuhaf değil mi doktor? Bazen insan olduğumu unutuyorum. Tam dört saat otuz iki dakika sonra teslim oldum korsan bir taksinin arka koltuğunda gözyaşlarıma, gururumu alçıya aldılar, sevdamı açığa. Zarfın içine sığmak istedim, yalnızlığı anlatan şiirlerle donatılmış bir kitabın arasına konulmak üzere zarfın içine sığmak ve unutulmaya yüz tutmak istedim o an fakat tanrının bana hasret iadesiydi belki de bu çırpınış, bir gidiş göz doldurdu, yeni bir başlangıca gözlerimi yumdum, tabiri caizse bir mektup gözlerimden kaderimin üzerine düştü doktor. Senden değil, tanrıdan bir reçete istiyorum ;

“ Tanrının bolluğu vedalarla yağıyor üzerime, içimdeki salâ artık yatsı ezanı.

Doğrularım dokuz köyden bertaraf, kusurlarım halka açık sergilerde cadı kazanı,

Kaynıyor nefs-i emmaremde fikirler, uzanıyor bir el halkın içinden hak’kın dışına çekmek için,

Ya Tanrı bana dur desin! Hak sayayım bütün haksızlıkları,

Ya da arsızlığın elinden tutup nar ağacımı kavağa, gönül bahçemi batağa çevireyim, hiçbir nar yetişmesin toprağımda.“

Beni anlıyorsun değil mi? Bir işaret bekliyorum Tanrının insafından çünkü artık Tanrıya değil şeytana gülümsüyorum.

” Herkesi kaybettim şimdi, yalnızım içli meyler
Olsun, pişman değilim yaptığım hiçbi’şeyden. ”

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑