Çocukluğumun Üzerine

Çocukluğumun geçtiği divan somya, üzerine doğmuşum neredeyse. Dünyaya ilk bakışım, ilk gülümseyişim, ilk ağlayışım bunun üzerinde başlamış. İlk adımlarımı bu odada atmaya başlamışım, hayatta ilk defa bu odada düşmüş ama tekrardan kalkmışım. İlk anne, ilk baba diye sesleniş izlerim hala duvarların dökülen köşelerinde kazılı. Yıllar sonra bu somyanın üzerinde çocukluğumu kokluyorum, o kadar temiz, o kadar naif ki bunu anlatamam. Benden bile büyük ama hala dağ gibi meydan okuyor yıllara, benden daha güçlü kabul ediyorum. Yıllardır yer değiştirdim şehir şehir, ülke ülke ama dönüp dolaşıp geldiğim nokta bu pencerenin önünde bıraktığım çocukluğum. Kızıyorum kendime, bir çocuk bile olmayı beceremedim kaç zamandır, koca koca şehirlere sığamamak şımarık bir hale büründürüyor kimliğimi çocukluğum bu somyaya sığabilmiş iken. Saklanmaya çalışırken koktuğum karanlıklardan hep bu somyanın altına girerek kaçmaya çalışırdım, bir kez olsun yeri değişmedi ve her geldiğimde bana çocukluğum ile kucaklaşma şansını sunup içimi huzur ile kaplatıyor. Sıradan bir somyaya fazla anlam yüklediği düşünebilirsiniz, yıllardır sıradan insanlara heba ettiğim değerlerin yanında az bile kalır. Yıllar önce bu somyada otururken, yalnız hayaller kurmaya denerdim. Şimdi ise hayallerim iki kişilik, gözlerim gökyüzünü değilde seni seyre dalar gibi, çocukluğumun üzerine oturmuş seni seviyorum, tıpkı çocuk gibi…

df8d8a19-1181-4286-a910-c1309584e681

( Yok olmaz erken daha, biraz geç kalın ne olur, hiç hazır değilim henüz… )

Reklamlar

Mor Papatya Kokusu

Köşe bucak kaçıyor gibi duruyorum senden uzaktan bakınca, girmediğim rüyanın altı, bakmadığım gökyüzünün üstü kalmadı kovalarken beni hissizleştirmeye çalışan bu ölü duyguları. Ne yapmam gerek? Bir fikir sahibi değilim, belki de hiç sahibi olamamışımdır bu kalemin. Zaten sahiplenmeyi bir türlü sevemedim yazdığım yazıları, yabancı bir adamın metinlerinde kaybolur gibi okuyor dudaklarım her kelimeyi. Bir satırda seni buldum derken diğer satırda kendimi kaybediyorum. Bu çelişki içerisinde nefes almaya çalışmak çok zor. Senin olmadığın sokaklarda yürümek, beni başka bir dünyaya hapsediyor. Sen sustuğuma bakma, ben sustukça da seviyorum seni yazdıkça da, senden kaçıyor gibi gözüksem de, hapsetse de bu sokaklar her adımda beni başka bir dünyaya, benim gözüm sende. Sen değerlerimin en üst noktası, sana tutundukça değerli hissediyorum kendimi bu boşlukta, düşmek istemiyorum. Ezberi kuvvetli adamın tekiyim, köşe bucak senden kaçıyor gibi gözüksem de uzaktan, kilometrelerce öteden ezbere bilirim bakışlarının neye kızdığını, neye kırıldığını. Çünkü seni ezberlemekten başka yeteneği olmayan delinin biriyim. Bir kirpik mesafesinde unuturum dünyayı, işte o zaman sen olur bu kalem, işte o zaman sahiplenir bu parmaklarım yazdıklarımı ve işte o zaman bulurum hem kendimi hem seni aynı satırın öznesinde. Sen bu kalbin en gözdesi kadın, seni ihmal ettigimi sanma sakın. Ben çok düşünmekten düsüncesizleştim, bildiklerimi hatırlamakta zorluk çekiyorum. Tek hatırladığım şey var, beni mor papatya kadar bulunması zor bir çiçeğin yapraklarına saran bir kadın ve her kokladığımda ciğerlerime dolan mor papatya kokusuna benim dünyamda aşk deniyor cancağazım.

( Gözlerine teslimim, nereyeyse gelirim. Sükununla doyarım. )

Çocuk Değiliz

Karşılıklı hatalar zinciriyle sarıp sarmaladık üzerimize doğan güneşi, artık karanlığa boyun eğmek zorundayız. Çıkış yolu, bir ışık aramaktan usandık, farkındayım. Kısır döngüye bağlandığından beridir aramızdaki ilişki, kader bizi hep aynı senaryo ile burun buruna getirtiyor. Bitmeyen kavgalar, bilinçli bilinçsiz yükselen seslerle alçalıyor insanlığımız, kırdıkça zevk alır hale getiriyor ruh halimiz, aslında çaresiziz. Haklı nedenlerimiz var yan yana gelmemek için, uzak durmak, uzakta durmak gevşetiyor birbirimize karşı sıktığımız yumruklarımızı. Galiba toprak yüzümüze değdiğinde durulur bu kavga, bu saçma tavırlar, başkalarına dönüştüğümüz günlerin zihinde bıraktığı acılar, küs nefesler, iç çekişler, dibe inişler. Ölümün yakınlığını bir türlü anlamamakta kararlı iki insanız ama keşkeler ne kadar eksiltir insanı en iyi biz biliyoruz. Bu ironide ayakta kalan tek şeyimizin nefrete bağlı kelimeler olması, yüzümüzü ne kadar çirkinleştiriyor biliyor musun? Kibir aynasında boy ölçüştürmekte üstümüze yok, oysa ne kadar alçak gönüllüydük güneşi karanlığa bağlamadan önce. Senden kaçmak için kapandığım odanın anahtarını kaybedeli çok oldu, şimdi ise sana ulaşmanın yolunu ararken kendi kendimi hapsetmişim bu dört duvara, sen bundan habersizsin ve benim çıkış yolum senin kapıyı açmanda. Kabul ediyorum, yaptığımız hatalar kadar büyük olmayı değilde, birbirini kovalamaktan, yakalamaya çalışmaktan mutluluk duyan iki küçük çocuk olmayı seçtik hep. Şimdi ise bu yalnızlıkta aslında hatalarımız kadar büyüdüğümüzü farkettim, halâ birbirimizden kaçıyoruz ama artık birbirimizi kovalamıyoruz, çocuk değiliz, mutlu olmuyoruz. Sessiz kaldıkça yok yere kırdıklarını daha iyi anlıyor insan, hiç haketmeyen birine yaptığı haksızlıklar aklına geliyor ve işte o zaman en az benim kadar alçalıyor tavan üzerime doğru, sıkışıyorum. Eskiden gökyüzüne baktığımda nurlar dolu lavircert bitki örtüsünü seyrederdim, şeytanla iş birliği yapıp nefretimle yan yana geldiğimden beridir hırsımla dost oldum, lacivert nasıl siyaha dönüşür, nasıl kaybolur nur artık çok iyi biliyorum. Gök sığardı kollarımıza beraberken, şimdi ise ayrı ayrı kaybolduk kucakladığımız gökyüzünde. Affetmedim kendimi, affeder miyim? Bilmiyorum ama söylediğim bütün kötü sözlerin cezasını kesiyorum susmayı başaramayan dilime. Kinimi def ettim, öfkemi söndürdüm ve gardımı indirdim, gel kapıyı aç, konuşmamız gereken dünler, bulmamız gereken nurlar var.

( Bir yaşım daha kayıp bugün, bir yanım daha zayıf fakat,bir adım daha uzaktasın,
bir kadın daha yazık. Kitabım daha kalın
tabii, tiradım daha yalın ve de inadımdan sakın benim bitişim daha yakın. )

Tanıdık Yüzler Labirenti

Yasak şeritlerle çevirili koridorlarda koşturuyorum, hiçbir kapı, hiçbir sapak çıkmıyor huzura. Çiğnedikçe çiğniyorum hayatımın yasaklarını, dosyam kabarık, kader tarafından arananlar listesinin en başında kırmızı kalemle yazılmış sanki adım. Sanki her şey bana karşı, her şey yemin etmiş beni yalnızlığa itmeye. Tanıdık yüzler görüyorum koridorlarda, ellerinde kağıtlar, kağıtlarda geçmişinin günahları, hepsi suspus, hepsi yabancı sanki ve geleceğe geçit yok. Koşturdukça, kurtulmaya çalıştıkça kayboluyorum tanıdık yüzler labirentinde. Döndüğüm her köşe yeni bir hüsrana açılıyor, her geçmiş darbesinde dökülen kan değil vücudumdan, insanlığımı kaybediyorum yavaştan. İsyanla bağ kursam delilik seviyem tavan, ses etmezsem itaatkâr duygulara kapılıp izin vermiş gibi olacağım karanlığa. Kurtulmam lazım bu karanlıktan aklımı derde yaslamadan ama biliyorum ki fazla düşünmek benim gibileri hasta yapar. Ne bu karanlık hakkım, ne bu beynimi eriten hastalık. Hırsına yenik düşüp gözlerimi kapatsam tanıdık yüzlere? Peki ya okuduklarım? Peki ya duyduklarımı kim, nasıl silecek hafızamdan? Kayışı koparmadan bir çıkış bulmalı bu labirentten, tanıdık yüzlere yabancılaşmadan, kanla sıvanıp tarihe gömülmek istemiyorum. Yorgun düşmek, bir eli tutup geri dönüşümlü yardımlaşmaların sofrasından bir yudum dahi olsa zehir içmek istemiyorum. Ben baş ederim, başımdan geçer elbet kaderde yeni bir günahın rüzgarı, başımı döndürse de aklımı yerine getirir. İşte o zaman insanlığımı kaybederim, ve derim ki;
Artık insan değilim, artık insan sevmiyorum, zor. Ve artık bol geliyor bu dünyanın kirli gömleği üzerime, gelin üzerime ben baş ederim.

( Umarım bi’ gün bunlar için kendini affedersin )

Kiralık Hayat

Kendime yeni bir hayat kiraladım, içinde kalabalıkların olmadığı, zihinsel gücümün sınırlarını zorlayacak bir hayal dünyası içerisinde, tanımadığım bir diyarda kiraladığım bu hayata bağladım dakikalarımı, belki aylarımı veya yıllarımı kim bilir? Cevabını bilmediğim sorular peşime takılmış kapımı çalıyor ara sıra, merak etmediğimden kapalı kapılar ardında tadını çıkartıyorum kiraladığım bu şehrin, bu hayatın. Ah birde denizi olsaydı diyorum bazen kiraladığım bu şehrin, sahil kokusuyla sahiplenmeye çalışsaydım yürüdüğüm kaldırım taşlarını, uçan martıları, kiralık hayatımda yeni hayaller sahiplenseydim. İnsanın her istediği olmuyor bazen, mesela geçen günlerde canım çocuk olmak istedi ama olamadım, ne pamuk şeker bulabildim, ne kağıt helva, parkta sallanmak istedim ama her yere koca koca binalar kaplanmış, bir salıncak bile bulamadım. Sevdiğim insanlardan uzak olmak hoşuma gidiyor şu zamanlar, tanıdığım şehirlerden uzak olmak nefes aldırıyor gibi hissediyorum. Kiraladığım bu hayatta tanınmamak ne kadar güzelmiş, gizli kalmak, kendinle başbaşa kalmak ne kadar da güzelmiş. Yıllardır tanıdık insanlar trafiğine takılıp durmuş hayatım, insandan insana koşmak kadar yorucu bir şey yokmuş, yeni yeni anlıyorum kiraladığım bu hayatta. Bir şeyin sahibi olduğunuzda onu kaybetmekten korkarsınız, ben bu hayatı kaybetmekten korkmadan yaşamayı seviyorum, kiralık bir hayat, kiralık bir şehir ve kiralık huzur ne kadar da güzelmiş. Korku olmadan olmuyor, korkmak gerekli,korku insanı bazen kendine getiriyor. Kaybetmekten korkmadığım bir hayata sahip olsam da, kaybetmekten korktuğum mavi bir kitaba sahibim. Her sayfası aşk, her sayfası anılarla saklı o kitap şimdilerde sevdiğim insanda kiralık. Sahibi olduğu saç tellerinden dökülen mutluluk kaplıyor kitabın kapağını, bazen kitap kapağındaki kırmızı vosvosa atlayıp yeni bir hayat kiralamak istiyorum onunla, yeni bir şehir ve başbaşa yalnızlıklara aşık olmak istiyorum. Kiralamak istediğim onlarca hayat var aklımda, kiralamak istediğim onlarca şehir ve sonsuza dek sahibi olmak istediğim bir kitap var, mavi, saç teli olan, kapağında kırmızı vosvoslu, her sayfasında anılar, her sayfasında aşk…

Sen Bir Seslen

İçimdeki korkularıma kılıf uydurmaktan sıkıldım. Korkuyorum suç mu? Hangi ceza saptırabilir sessizliğe alışmış olmamı? Senin sesinden başka hangi ses içimdeki küstürülmüş çocuğun yüzünü güldüre bilir? Sen bir seslen, benim içim sana hep çocuk, sen bir seslen, benim içim sana hep bahar, hep gökyüzü. Saklıyorum içimdeki çocuğu suç mu? Hiç kimseyi senin kadar yakınlaştırmadım içimdeki çocuğa kırıldıktan sonra, içimdeki cocuk hiç bu kadar güzel gülümsememişti bana bile, seni tanımadan önce. Sen bir seslen, benim içim sana hep tebessüm, sen bir seslen, benim içim sana hep aşk, hep deniz. Sinirleniyorum her sonbahar sabahında yaprakların birer birer dökülmesine, suç mu? Her yaprakta biraz biraz büyüdüğünü hissediyorum içindeki çocuğun, olmaz diyorum, hayır istemiyorum büyümesin. Sonra sen bir sesleniyorsun uzaktan uzaktan, içimdeki çocuğun ellerinden tutup zamana meydan okuyorsun. Ben hiç büyümüyorum seninle, sesinle çocuk kalıyorum. Sen bir seslen, hiç bir ceza sessizliğimizi bozamasın, sen bir seslen, ben sende hep çocuk, sen bende hep bahar, biz bu dünyada hep yalnız, hep aşk kalalım.

Sulu Göz

Bazen bazı cümleler insanın yüreğine damlar, ferahlatmaz, yakar, acıtır, üzer, kırar. Sulu sözler diyorum, sulu sözler duyanlar sulu gözlerle ağlar içine içine, ıslatır kalbini, üşür, yalnız kalır. Damlaya damlaya göl olur kalbi, kendi içinde boğulmaya başladığı an yitirir umudunu, düne kadar bağırmayı başarabilirken hayalinin üzerine basa basa, bugün teslim olur tüm sessiz kalan, dibe batan hayal kırıklıklarına. Bir çift sulu söz işiten bir çift sulu göz tanıyorum, içine içine ağlayan, üzülen, kırılan, yalnız kalan. Bir şeye ihtiyacın var mı sorusuna ” iyiyim ” diyebilecek bir kalp, ayakta durmaya halâ çabalayabiliyor dibe batarken. Yüreği sel ama gülüşü bahar sulu gözün, saçına kadar güçlü, her teli kadar değerli insan, tepeden tırnağa mutluluğu hak eden bir çift sulu gözden bahsediyorum. Kayıtsız kalamam dibe batarken, el olurum tutarım ellerinden, güneş olur kuruturum kalbini, kurtarırım sellerden. Temizlerim hayal kırıklıklarını o üzerine basmadan, yetişirim yalnız kalmadan. Şiir yazar şair olurum, okurum gözleri dolmadan, içine içine ağlamadan. Sesi olur bağırırım avazım çıktığı kadar hayallerini üzerine basa basa. Bir çift sulu göz tanıyorum, şubatın başından temmuzun başına kadar aralıksız aynı şarkıyı dinlemek gibi etkileyici, ezberleyecek kadar muazzam bir bakışı var.

f1a394c4-8422-47d1-b966-f51f47f4c8d3

 

Gidelim Bu Kapıdan

Uzun zamandır ne yazabiliyorum ne de yazmak içimden geliyor. O yüzden yazamasam da sizlere içimdekileri anlatacak bir şarkı armağan etmek istiyorum. Keyifli dinlemeler ve şimdiden hayırlı bayramlar.

Huzura Bak

İçin ne kadar el veriyor ki huzurumu kaçırmaya? Elimi uzatsam biliyorum, kolumu kapar söyleyeceklerin. Saklanmam mı lazım senden? Peki ya saklansam bu korkaklık sayılır mı huzurunda?Kaygılarım var seninle alakalı, onlar bile huzur dolu. Mesela bir gün huzuruna çıkarsam huzurunu bozmaktan korkuyorum. Usulsüz bu tavır, huzuruna yakışmıyor biliyorum fakat huzurumu kaçırmadan yazamıyorum. Hatır belâsı bu satırlar, acı olmadan parmaklarıma söz dinletemiyorum. Hesaba döksek en çok ben kırılmışımdır huzurunda ama gülüşünde bulduğum huzurunu hesaptan düşersek hâlâ biraz alacaklısın huzurumdan, hâlâ biraz yazacaklıyım sana. O yüzden susma sen, söyleyemediklerini söyle ki kaçsın huzurum, kovalarsam parmaklarım kırılsın, huzuru bir daha bulamayayım satırlarda. Ben boşa kürek çekmeyi severim bilirsin, boş heveslerle doldururum kendimi ve yorulurum kendimden ama nefret etmem huzursuzluktan. Hesabı kapatmaya niyetim yok, hâlâ biraz alacaklısın sevgimden, hâlâ biraz tadacaksın bendeki baharın kokusunu, hâli hazırda duran sevgi sözcüklerimden nasipleneceksin huzursuz olduğun bir gece, bir hece mutlu edecek seni, gülümsecetek ve ben yine borçlu çıkacağım sana huzur bulduğumdan. Huzura bak, huzurla kal.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑