Mesafe Kısa ( 2 )

Okuduğum her masalı imrenerek hayal etmişimdir. Belki bir gün ben de bir masal yazabilirim düşüncesini aklımdan çıkaramıyorum bir türlü. Masal yazmak kolay iş değil, önce kahraman yaratmak lazım ve sonra onları yaşatmak. Benim kahramanlarım genelde erken ölür, iç karartır ölüm, heves götürür, sel getirir gözlerden. Pes etmek nedir bilmiyorum belki, kahraman üstüne kahraman yaratsam da, fazla yaşatabilmişliğim olmadı. Kahramanlar ölür ise masallar biter, sen ne kadar bitsin istemesen de devam ettiremezsin masalı. O masal bazen bir kuş olur kanatlanır uçar, bazen deniz olur dalga dalga alır götürür kahramanlarını birer birer. Benim kanadım kırık, yüzme de bimiyorum. Ne uçan kuşun arkasından uçabildim ne de dalgalarla boğuşabilecek cesaretim olmadı. Ve bu yüzden benim gökyüzüm kızıl, kıyılarımsa ceset dolu. Masallara inanırım ama asla bir masal yazamam.

Kader kısa mesafelere bayılır, fazla söz sahibi olmandan çekinir çünkü kaderi degistirebilirsin ve bu onun hiç hoşuna gitmez. Şimdilik başaramadım ama bir gün belki.

” Bu acıyı ben seçtim. “

Reklamlar

Koruyup Kollamak

Umuda koşan bir insanın düşünceleri ağaçlara benzermiş, yeşil yapraklara ulaşmak için yara alır, sararır, dökülür ama yine de sabreder. Bugün düşünceleri hicran sarısı, yaprakları dökülmüş bir ağacın bedeninde saklı yalnızlık, sarılmaktan korkma kabuğu sıyrılmış gövdesine, yaralı olan yara açmaz. İnce fikirlerin hastasıyım, tel tel işlenmiş bir hikaye ne kadar da güçlü duruyor. Oralarda, uzaklarda ağaç – yaprak ilişkisine gülümseyen bir çocuk gördüm sanki, çocuğun aklında ince bir fikir, fikrin altında umut, umudun içinde yine yaralı bir ağaç. Bu döngü devam eder, gün gelir yaprak olurum renkten renge, sarı, turuncu, yeşil… Gün gelir ağaç olur sabrederim, vazgeçemem yapraktan. İnsanoğluyum ya , yetinemem ağaç- yaprak olmakla, bana fikir olmak yaraşır. Fikir olmak yaraşır da, umuda bir kere koştum, düşüncelerimin gölgesinde döküldüm, sarardım, yara aldım, sabrettim, tel tel bir hikaye işledim gövdeme, hikayem güçlendi, yeşillerle süslendim, fikrim zikre ulaştı, bir çocuğa bulaştım, gülümsemesi arşı aştı, şaştım kaldım. Şimdi yeniden çocuk olmak mı, yoksa içimdeki yapraklarım altında koruyup kollamak mı? Dedim ya, ince fikirlerin hastasıyım çocuk, bugün düşüncelerim hicran sarısı, yapraklarım dökülmüş, bedenimde saklı yalnızlık, sarılmaktan korkma bana, yaralıyım, yara açmam. Sen gülümsemeye devam et, ben sana bir daha sonbahar yaşatmam.

203563357058f8c61713d1a1.84123394

” Sanki ben bir kobayım da dünya bir deney. Kaçacak bir yerin yok doğu,batı,kuzey,güney. ”

 

Sönük Sesli Kadın

Bazen sanki insanlar bu dünyaya anlaşılabilmek için gelmiş gibi hissediyorum. Herkesin bir fikri var ve bu fikri karşısındaki insana onaylatmaktan zevk alan bir yapısı var. Düşünce serbest, dil bedenden bağımsız, arsız, biçare kulaklara saygısız. Anlaşabilmek yerine anlayabilmek tarafı daha baskın bir insanım, anlaşılabilmek kaygım olmadı ve bu yüzden çoğu zaman dinleyen insan rolü içerisindeydim. Kaç hayat bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı hatırlamıyorum, bunlardan kaçı içimi acıttı, kaçı gülümsememe sebep oldu hatırlayamıyorum. Kendi hayatınızı hiç bir başkasından dinlediğiniz oldu mu? Gözleri doluyor insanın, bazen gurur dolu göz yaşları ile mutluluğa kucak açıp sarılabiliyorsunuz kendinize, bazen nefret edebiliyorsunuz kendinizden. Her zaman iyi şeyler duymaya ihtiyacı olsa da kalbinizin, aç kalabiliyorsunuz. Not defterinde yarım bıraktığı yazılar kadar yarım kalan bir kızın söyleyemediklerinden merhabalar. Bugün tanıdığım birinin sesiyim, bakan benim ama yazdıran o. İnsanların birer sanat eseri olarak görüyor, her birinin içinde farklı hikayeler olduğunu düşünüyor ve ne kadar çok hikayenin içerisinde bulunursa hayatını bir masal gibi yaşayacağını zannediyordu. İnsanlara bazı gerçekleri düpedüz söyleyemiyorsunuz, bir tutam acı gerekli bir de acıyı kaldırabilecek bir kalp. Yanına yaklaşmadan uzaktan izliyorum onu, beni tanısa da bu denli bir gözlemi yapabileceğimi düşünemez diyorum ve izlemeye devam ediyorum. Hikayelerde yer almak istese de herkese ve her şeye yetişme çabasından yorulmuş bir insan olduğunu görebiliyorum, çabasını göz kapaklarının ardında saklıyor, bir o kadar da mütevazı, yaptığı iyiliklerin açığa çıkmasından nasıl da korkuyor bir bilseniz. Bazı cümleler var, bazı cümleler ağır, sanki cümle içerisine beton döküp kalbine fırlatmışlar gibi canı acıyor, okuduğu romanlarda kendisini araması da cabası, ağlıyor, tutamıyor kendini, tutmasında ne gerek var, o ağlıyorsa herkes ağlasın, dünya bile ağlasın, yağmur yağmayan yer kalmasın istiyorum. Sayfalar değiştikçe gülümsemeye çalıştığını gördüm, ıssız bir adaya düşsem onun o anki hissettiği yalnızlığı hissetmezdim sanırım, ruhum bedenden çıkacak gibi oldu, ona doğru koşup yalnızlığından yakalamak istedim ama ben hep geç kalırım. Kitabı masaya bırakıp az ötede duran saksıdan bir papatya kopardı, o an bağırmak istedim ” Heyyyy! Papatyalar ölüyken güzel kokmaz. ”  diyemedim, beni görsün istemedim. Eğer seslenseydim erken davranmış olurdum, zira o papatya saçlarının arasında tekrar can buldu. Gökyüzüne baktı ve gülümsedi, yine yeni hayaller kuracak, sonra gelip bana anlatacaktı benim onu izlediğimi bilmeden, kaybolup gidecekti hayalleri  anlattıkça ama o bunu asla fark etmeyecekti bile.  Çünkü hayalleri pamuk şekerden gibiydi, ne zaman dile getirse eriyip gidiyor. Dünya onun gözünden o kadar merhametli ki, döndüğü için dans eder garibim. O benim hikayemde çok uzun bir süredir var, o benim hikayemde bir masal kahramanı. Onu incitmekten korkuyorum, ölmeden önce ölmesini istemiyorum. Zaten kaderimiz ruhlar yaratılmadan önce yazılmış, bir bedende hayat bulup dünyada gözlerimizi açmışız, gözleri benim gözlerimden önce kapanmasın.

b2b01588-bf8b-4a91-91e0-ab86b55efb88.jpg

” Bi’ fırlatsam kederimi göğe, düşer eski yerine, göğsüme oturur. ”

 

Makul Kader

Bugün alıştığım ve alışmak zorunda olduğum şeyleri gözden geçirdim, bazen kolay bazen zorla bünyeme enjekte ettiğim ne çok şey varmış meğer. Bir bedende kaç şehir taşıyabilirsin? Geride bıraktığın kaç güne mutlu olabilirsin? Farkında olmadan elde ettiğin alışkanlıklar ne zamandan beri bu kadar sıradan oldu hayatında? Benim kalabalıklar içerisinde yaşamaktan korktuğum ve bu korkunun zihnimde oluşturduğu soğuk nefeslerim var, dans ediyorlar ve çalan müzik kulaklarıma işkenceden ibaret. Bu soğuk nefeslerin ensemde dans edişlerine alışalı bir kuşak geçti, sanki yıllardır içerilerde bir yerlerde  benimle yaşamış, tehlike anlarında bozuk sesli bir alarm gibi kahkahalarına şahit olduğum ruhani varlıklarla beraber büyüdüler. İnsanın alışamadığı şeyler de var, kırgınlıklar gibi, alelade yürüdüğüm sokaklar bana yabancı geliyor kırılmışken. Bir insanın sevgisiyle beslenirken aslında bütün insanlığı o insanın ruhuna sığdırmak gibiymiş aşk, onun ile küs isen herkese kırgın, onun sevgisinden uzaksan bütün insanoğlu elini eteğini çekmiş gibi senden. Buna alışamadım, dünyaya gözlerini açtığın anda çizilmiş kaderin sana sunduğu yolları iyi takip etmen gerekiyor, yanlış bir yol ayrımı kendinden nefret ettirebiliyor bazen, sevdiğin insana kavuşmanı sağlayabildiği gibi onu senden alabiliyor da. Sorgu, sual, iç hesaplaşma, kadere haykırış, zamanı geriye alma isteği hiçbir şey ifade etmiyor, kum saatindeki son kum tanesi yere düştüğü an yaşadığın hikayenin sonunda buluyorsun kendini, tersine çevirmek ancak yeni bir hikayenin başlangıcına işaret ama gücün yok. Güçsüz olmayı seviyorum dersem çoğu insan ilk başlarda beni yanlış anlayabilir ama eğer o güçsüzlüğün içerisinde bir hikaye saklı dersem? Şimdi daha doğru anlayabiliyorsunuz beni değil mi? Ensemde dönüp dolaşan danslarda, bedenimde taşıdığım şehirlerde, geride bıraktığım günlerin mutluluğunda, sesi bozuk alarmda, yabancı sokaklarda, takip edemediğim kader yollarında, bütün insanlığı sığdırmaya çalıştığım o insanın ruhunda aşkı tattım, hikayemi yaşadım. Bu güçsüzlük bir vazgeçmişliğin simgesi değil, yaşanmışlığın sembolü. Ve o kum saatini tersine çevirmediğim sürece bu hep böyle kalacak. Bitmiş bir hikayenin arkasından yas tutma sakın ama yaşadıklarına da asla unutma.

sand_clock_1080p_hd_wallpaper_1366x768_4623-e1440081040108

” Ben böyle güzel bir hata hiç görmemiştim. ”

 

Kısa Mesafe

Bugün hayat gövdesini gere gere bir gerçeği daha gözlerimin önüne döktü, utana sıkıla topladım ve bunu hiç sevmedim. Oysaki dün hayat bugün ne verdiyse yarın fazlasını alıyor, faizden anlıyor yani. Anlasın, aferin ona, anlasın ki gözlerimin daha görmeye ihtiyacı olan gerçekler var, anlatsın bana. En sevdiğim yanı dobra olması,bir defa geveledigine şahit oldum desem, utanırım. Hayat utandırır, süründürür, iç çektirir, dışa vurdurur içinde taşıdığın öfkeyi çünkü hayat delidir, delirtir fakat sen farkında olmazsın. Uzun uzun kurmak istediğin cümlelerin yerini kısa kısa yaşanmışlıklara devir töreni ile geçiş yaptırır hayat, çıkan gürültüye alkış tutan kalabalıklar arasında bir sen rahatsız olursun bir de sende kalan cümleler. Uzun uzun yazmak isterdim aslında ama hayat bugün bu kadarına izin verdi, yeni bir tören hazırlığı ise tüm hızıyla devam ediyor, ne hoş. Şimdi gel o sevmediğin alkış seslerine katlanmak zorunda kal.

” Her gece buraları terk et diyor bana perdeli sesler ”

Kelebeğin Kanatları

Tek başına hiçbir hikaye yaşanmıyor, yalnızlık bir hikaye olarak yazılsa da yaşanmıyor. Biz kelebeğin kanatlarına umut bağladık. Bu yüzden naif, kırılgan ve kısaydı hikayemiz. Yazdığım yalnızlık hikayesi değil, kelebek kadar güzel, kelebek kadar masum, kısa da olsa etkisini kelebeğin ömrü kadar değil de, ömrüm boyunca nefesimde taşıyacağıma inandığım bir hikaye. Mühim olan kelebek etkisi değil, yaşanmış olması. Halen rüyalarımı süsleyen bir dizi mutluluk abidesi, umut vakası. Bir umuda sahip olmak ne büyük zenginlikmiş, ben ne fakir bir insanmışım eskiden. Bir sona bağlanmadan bağlı olduğun duyguların etkisi de kelebek, kelebek öldüğünde etkisi daha da büyük oluyor. Hani gün geçtikçe düşünceler deniz, sorular derya oluyor ya? Gözlerimden kalbime, dudaklarımdan zihnime akıp yer yapmış olaylar içerisinde ıslanmaya devam ediyorum. Hiçbir damladan şikayetçi değilim, kelebekten de. Hem kelebek olmasa kendi dünyamdan çıkıp, koşmazdım peşinden papatya papatya. Nasıl bakarsa öyle görüyor insan ama nasıl düşünürse öyle yaşıyor. Turlar dururdum kendi eksenimde, yörüngemden bir adım atsam depremler, volkanlar patlayacakmış gibi bir korku düşler korkardım. Kördüm, karanlık yaşar, karamsar düşünür, karla karışık yaşardım, soğuk soğuk. Bir kelebek güneş açtırabilir, bir kelebek bahar getirebilirmiş. Ben bahar düşünmeyi gördüm, artık ne kör ne karanlığım. Kelebeğim yok ama etkisi halen nefesimde, sıcak. Korkularım yok, kaygılarım yok. Aksine bir hikayem var, şu an içinde olmasan bile bir zamanlar bu hikayede idin, naif idin, kırılgan idin, kısa idin ama güzel idin, masum idin. Umut şimdi bir rüya kelebek kanatlarından, papatyalardan bir nefes, iyi ki.

9fdb7678-0603-4bc4-bf44-1d4fd07540b4

” Tüm çiçeklerden güzeldir papatyalar. ”

Kendime Binaen

Uzak durmam gereken şeylerin içine içine doğdum, bu da karşılık beklemeden sevdiğim ne varsa ” Bir gün karşılık bulur mu acaba? ” adlı masum bir soruyu doğurdu. Birçok kez dünyaya geldim, aynı soru, aynı sorun, aynı bekleyiş ve aynı cevapsız kalışlar yaşadım. Rüya gibi fakat değil, rüya içinde rüya, gerçeğin yansıması desem olması pek ihtimal değil. Uç kısımlarını kaçırdığınız bir hayat içerisindeyseniz dikkat dağınıklığına terk edilirsiniz, toparlanması güç bir bilinçaltının götürdükleri, getirdiği acılarla kıyasıya yarışır. Karşılık beklediğimden değil hani, masum soruların delisi oldum, hastalığım buna binaen sevgi dolu fakat bekleyişler gerilim seansları adı altında ürkütüyor, dağıttıkça dağıtıyor. Bu denli bir ikilemin karşısında ağrı kesiciler gündelik ve etkisi bir önceki günden daha etkisiz oluyor, tercih yapmak ise pekte sağlıklı değil. Ben hiç kendimi bir kenara çekilmiş, sessizliğe teslim olmuş bir şekilde kendimle yüzleşirken bulamadım, belki de kendimi hiç bulamadığımdan olabilir diyorum bazen. Yanlış doğru ayırt etmeksizin, korkularımdan köşe bucak kaçmadan, cesurca, büyük bir özveriyle, düşmekten çekinmeden dimdik sarılsaydım keşke kendime, bir tercihte bulunabilirdim belki de. Çoğu kimse kendini yanlış biri olarak görmez, benim safım akıldan yana ama kalbimde büyük bir günahkar taşıyorum. Kendimi yanlış biri olarak düşünüyor ve öyle hissediyorum, kendimden korkuyorum, ayna karşısında bile başım omuzlarıma dönük, omuzlarım ayaklarıma, düşmeye yakınım ve çekiniyorum. Uzak dursaydım dediğim ne varsa içine içine doğdum ve daha büyüyemeden yok oldum ben, bütün naaşım çocuk kokuyor. Bir gün kelebek arkasında koşarken, bir gün salıncaktan düştüğüm zaman, gökyüzünde bir yıldız kayarken, bir gün seni yazdığımda, bir gün beni okuduğumda ama en son aşık olduğumda ölü buldum bazı hislerimi. Keşke kendimi biraz önemli bulsaydım, kendimle konuşsaydım, çözüm bulsaydım, kendime sarılsaydım. Zaman durmadı ilk andan bu satırları yazdığım ana kadar, ben şahit olmadım ve ölene kadar da olmam, artık uzak durmam gereken ne varsa uzak duruyorum, çok öldürdüm, şimdi yaşatma zamanı.

aşk

” Kendimle kavgam seninle dargın.  Anlaşılmak zordu anlamaksa hepten hayal artık. ”

 

23 Yıllık Şiir Ve Ben

Bugün 23 yıllık hayat şiirimin 23’üncü satırını tamamlamaya hazırlanırken şiirimin ne denli olduğuna bir göz atmak istedim. Gökyüzü rengini değiştirdiği her dakika sen farkında olmasan bile değişiyor, büyüyorsun. İnsan geride bıraktığı zamanın değerini hep arkasından baktığında anlıyor, cevabını bulamadığım soruları es geçmektense kendi kendine cevaplamak, sorgusuz sualsiz inanmak istedim hep ve öyle yaşadım. Artık sorguluyorum, yine inanmak istiyor ve yine inanıyorum ama sorgusuz sualsiz değil, elle tutulmasa da ufak, gözle görülür bir nedene sarılıyorum inanmadan önce, yanılsam bile sarıldığım o ufak duygunun yokluğunu inkar edemem. 23 yıl önce yazmaya başladığım bu şiirin hiçbir satırını öylesine yazmadım, yaşamadım. Hepsi benim çocukluğum, gençliğim, arkadaşlığım, kardeşliğim, aşklarım vesaire diye uzar gider satır satır. İnsanlardan uzak sade bir yaşam istiyorsanız hep kalabalıkların içine içine düşüyorsunuz,en azından bende böyle oldu. Olsun dedim, yazdım, yaşadım, sarıldım, kazandım, sevindim, kaybettim, üzüldüm, kin tuttum, öfkeden kudurdum, saldırdım, yaralandım ama şikayetçi olmadım. Çünkü her ne yaşamış olursan ol yaşamak güzel, bir şiir olmak güzel. Aklımdan ne geçerse dilimden o fırladı benim hep ama bazen kalpten kaleme giden yollar sıkışık, parmak uçlarımda cümleler trafiği, kalabalık nefesimi kesiyor, yazılmıyor bazı kelimeler, sessiz kaldıkça misafirlikten terfi edip ev sahibine dönüşen onlarca kelime var içimde, olsun diyorum olsun başka şeylerden bahsederiz. Satırlarımı ayırmadım hiç, hepsini özenle yazmış olsam da bazılarının değeri alt üst, bazılarının değeri zirve yaptı yaşadıkça. Mesela 19’uncu, 20’inci’ 21 ve 22’inci satırlarım rüyalarımda gördüğüm güzel bir hikayenin yansıması olarak geçti satırlara, 18’de psikopat ruhlu bir gencin kalemi vardı, 16’da sessiz bir ergen, 11’de yıldızların güzelliğini keşfetmiş bir çocuk ve bugün 23’ünde…. Dedim ya, bazı kelimeler trafiğe takılı kalıyor, yazılmıyor işte. Bugün hayatıma bir satır daha ekledim, bugün benim doğum günüm, 24’ün ilk harfleri dökülmeye başladı bile satırlara. Bu şiir kaç satır sürer gider bilmem, yaşamadan yazamam ama bir satırı hep eksik, hep yarım kalacak.

” İlelebet de dönmez olsan bil ki yalnız nöbetteyim. ”

Sosyal Medya Hesapları

Hepinize merhabalar arkadaşlar, son bir aydır içinde bulunduğum bir durumdan bahsetmek istiyorum. Aslında bu durumu burada geçirdiğim 3 yıl içerisinde çok yaşadım, çoğunuzun bildiği gibi yıllarda burada ”Dağınık yaşayan adam ” olarak paylaşımlarda bulundum ve bana ulaşmak isteyen insanlar sosyal medya hesaplarından bu ismi aratarak bana rahatça ulaşabiliyordu. Son 1 yıldır sosyal medya hesaplarımdan bazılarını kapattım, bazılarının da ismini değiştirdim. G-mail üzerinden bana atılan mesajlar, çerez mesajları, reklam mesajları, ve sosyal medya hesaplarımın mesajları arasında kaybolup gidiyor bu yüzden geç görüyorum veya hiç göremiyorum. Ayrıca son bir aydır g mail üzerinden beni takip eden bir çok insan olduğunu fark ettim, böyle bir sıkıntının yaşanmaması için sizlere kullandığım iki sosyal medya hesabımın isimlerini paylaşacağım. Çok fazla mesaj alan bir insan değilim ama attığınız her mesaj veya sormak istediğiniz her soru benim için önemli o yüzden boşa gitmesini istemiyorum. Çok aktif kullanmasam da instagram hesabım ; @mucahitserinn ve daha aktif olduğum twitter hesabım ; @micocum hesaplarından bana ulaşabilir, sormak istediğiniz soruları veya yazmak istediğiniz mesajları bana bu hesaplardan ulaştırabilirsiniz. Kendinize iyi bakın, yeni yazılarda birbirimizi bulmamız dileğiyle hoşça kalın. ( İlla g mail üzerinden ulaşmak isteyen arkadaşlarım bana diger g-mail hesabım olan daginikyasayanadam1905@gmail.com hesabından da ulaşabilirler, orası daha sakin. )

sosyal-medya-yonetimi

Şarkısız olmaz tabii ki, keyifli dinlemeler. Görüşmek üzere hatırlı dostlarım.

Karıştırma Kafamı

Bazı arkadaşlarım ruhsuz olduğumu, sanki günlük tutuyormuş gibi konuştuğumu, gündelik dertlerin etkisinde bile fazla gereksiz kaldığımı söylüyorlar. Başlarda çok garipsiyordum, ayna karşısında fazla zaman geçirip kendimi gözlemlediğim, hatta notlar alıp dolap kapaklarına astığım bile oluyordu. Aradan yıllar geçti, aynı cümleler farklı arkadaşlar tarafından söylenmeye devam etti ama bu defa garipsemedim, haklı olabilirler. Kafamı kurcalayan sorulara yanıt bulamadım henüz, acaba şiir gibi yaşamak mümkün mü? Geçen zamanda kitapların içinden cümleler toplayarak kendime yeni bir hikaye oluşturmakla uğraşıp durdum. Doğrular kadar yanlışların da altını çizdim, ne köylerden kovuldum, kaç kez kayboldum saymadım hiç. yalanlarla yumuşatılmış kaç gerçek geçti boğazımdan, bazen kendimden bile tiksindim. Uzaklaşmak istedim kitaplardan, hiçbir cümle bana yol olmasın, hiçbir şiire özenmeyeyim, doğru bildiklerimin üzerini çizmeyeyim yalan yanlış. Bu imkansızdı, yapamazdım. Sanki ilk defa imkansızlıkla karşılaşmış gibi acemi bir şekilde koşup sarıldım kitaplarıma, oysa benim hayallerimde imkansızdı, aşık olduklarımda. İnsanın karşısına imkansızlık çıkınca ezbere bildiklerini de unutuyor, dut ile bülbül ilişkisini biraz daha iyi kavradım sanırım. Sen sade hayatının keyfine bak, günlük gibi konuş, gündelik dertlerine kafa yor dedim kendi kendime, bir insanın hayatına bu kadar imkansızlık yeter. Ama ne olursa olsun, insan imkansızlığı bir defa da olsa yaşamalı, en azından elindeki imkanların kendi dünya piyasanda zirve yapıyor, sahip olduklarının değeri arttıkça artıyor. Varsın şiir gibi yaşamları sarıldığım kitaplardan okuyayım, ya hiçbir kitaba sahip olmasaydım? Ya hiç okumasaydım?

ilham-veren-illustrasyon-7

” Kendini yalnızlığın kollarıyla avut resmin bana can yoldaşı. ”

 

 

Kayboldu Karanlık

Eskiden kağıtlara yağardım ahlak ıslatan gibi, usul usul yağardım ama birikmişler damlardı cümlelere, defterler sırılsıklam. Hissettiğim şey hissizlik değil, adını koyamıyorum ama dalgınlık denebilir sanırım. Karşı bahçedeki horozun vakitsiz ötmesi aklımı karıştırmıyor mesela, kelimelerim kör düğüm olmuyor, zaten bende yan yana getirmekte zorlaniyorum artık. Hep sessizlikten bahsederim, kimsesiz bir hayatın hayallerini bir defa da olsa kurmuş olmalısınız. Kalabalıklaşmaya o kadar alışmışız ki, hiç bir hayali bile yalnız kendi için kuramıyor insan, hayali bile olsa illa birden fazla insan, birden fazla ses düşlemek istiyor. Oturup kendimle münakaşa etmeyi severim, sessizlikten olsa gerek tartışmalar sonucu yalan yanlış da olsa bir sonuca inanmak isterim hep, inanırım da. Aslında her insan bulutlar kadar yumuşacık hayaller kurar ama bir başkasını o hayalle sarmaya çalıştı mı pooooof! Dağılır gider hayaller. Sonrası ahmak ıslatanlar işte, ıslattım defterleri. Pişmanlık yasasına uygun üzüntüler yaşadım, toparladım yüzündeki öfkeli yaşanmışlıkları, bana yön veren nefretime söz geçirmeyi başardım. Kendi kendime uygunladığım karamsar yaptırımların meyvesini topluyorum, yüzüm hep bahar bahçe şimdilerde. Artık yaşamak için değil de, doymak için nefes alıyorum dolu dolu. Hayallerim ise bulutlar kadar naif ve yumuşak, bir gün dağılır mı bilmem. Belki yine ıslatır satırları, belki gökyüzünde suspus filizlenir. Hasat zamanının tatlı telâşesi eşliğinde şarkılar söylüyorum kimseden utanmadan, sancılı bir geçmiş sonucu yeni bir hayat dünya ya getirmek kolay iş değilmiş. Şimdi yeniden yaşamak ve yeniden yaşatmak zamanı delice.

Özür dilerim, özür dilemekten çekindiğim ne kadar an varsa özür dilerim.

” Gelmedi elimden, dökülemedi inan dilimden, susuyorsam bir bildiğimden. “

Kıştan Kalma

Kıştan kalma bir var oluş hikâyesi bu dilimdeki, yerli yersiz çığlıklarla doğan panik atak nöbetlerinden geriye kalan korkunun içimde yaşattığı soğukluk ile selamlıyorum yaşanmışlıkları, merhabalar merhabalar. Geçmişe ayna tutmak değil amacım, aynayı kırmak, kurtulmak peşimi bırakmayan sessizlikten, geleceğe umutla bakmak ve gelecekten söz etmek dudaklarım kuruyana kadar. Özlem yersiz bir duygudur fakat içimde o kadar yer etmiş ki benden bir yere gidemiyor, yarattığı kuru kalabalık alev alıyor bir anda. Bir insan gökyüzünden ne isteyebilir ki? Çocukluğum neden benden bu kadar uzak? Düşündükçe ayaklarıma oyuncaklarım takılıyor, ben çocukluğumu istiyorum gökyüzünden. Gerçekleşmesi imkansız isteklere umutla bakmak bile bir parça çocuklaştırıyor ruhumu, oturduğum yerden şımarıyorum gökyüzüne bakarken. Elbet durulacak bu dalgalı şımarık tavırlar, erken vazgeçmelerden pişmanlıklar doğacak zihnimde, sakinleşmek için kurulacak hayal sofralarında tıka basa doyacağım uzakların tadına ve yine kıştan kalma bir özlemin kucağında yaşanmışlıklara merhabalar, merhabalar. Döngü dışına çıkmak için çabalamaktan yoruldum, ve aslında aynı döngü içerisinde dönüp durmaktan da başım dönüyor. Eskiden eskileri eskidikleri için acı tebessümlerle hatırlardım, anladım ki eskiler hiç bitmiyor. İnsanın içindeki güzellikler bile eskiyor zamanla, içimdekiler toz duman, önümü göremiyorum. Bir mevsimi denk getirememek ne acı silkinip temizlenmek için, bir sözle feraha kavuşmak kolay olsa da hep fırtınalara denk geliyor güzel cümleler, sonrası sar başa dönsün merhabalara. Denk gelmek lazım, denk getirmek kaderle, doğru insan, doğru arkadaş ve doğru şiirle.

” İçimde bir his var ki, tanıyamadım inanki. Sanırım yenidir, ah ölsem yeridir. ”

Kolay Karar

Delirmeye damlıyor zaman, biriktiği havzanın kenarında çare arıyorum. Zamanın kıyısında olsam da hep bir geç kalınmış havası dolanıyor kara bulut misali üzerimde. Bir kez olsun çarkı döndürebilsem, bir kez olsun elimi kolumu bağlayan cümlelerden firar etsem gökyüzüne, zaman senden yana olmasa, ben senin peşinden mutluluğa inanmasam bir daha. Eski püskü bir hayalin rutubetli kokusunu soluyorum yıllardır, içimde eskimeyen tek bir his bile kalmadı. Her şey yıkık dökük, pencere önünde hiç geçmediğin sokakları bir gün geçersin umuduyla seyre dalmak bile keyifli gelmiyor artık. Kapalı algılarım, aynalar hiç samimi değil mesela, uzun yollarda şuursuzca dolaşmanın tadına varamıyorum uzun zamandır. Özgürlüğünü küçülttükçe içindeki çocuğu büyütüyor insan, içimdeki çocuk benden bile yaşlandı. Kendini koruyamayan bir başkasına umut olmamalı, en ufak sallantıda dengeleri değişiyor hayatımın, sessizliğe sığınmaktan başka bir yol bilmiyorum. Seni ancak satırlarda koruyabilirdim, uzaklaşmak korkularla yaşamaktan daha kolay geldi. Şimdilerde korkmamın ne kadar haklı bir his olduğumu izliyorum damlayan zamandan. Umursamıyor gibi davranmak komik bir hale sokuyor beni biliyorum, ama yüzümdeki ciddiyet şüpheye sokar insanı. Benim en cesur davranışım seni yazmak, seni okumak ve bu denli senli bir hayatta senden uzak kalmak. Kolay değil, insan bilmediğini yazamıyor, ne hissettiğini düşünmüyorum çünkü yazıyorum. Unutmayacağım onlarca olay kazıdım beynime, çare arıyorum ama bulamasam da korurum seni satırlarda. Beni yanlış yargıla ama beni yanlış hatırlama.

karisiyla-gecirdigi-her-gunu-anlatan-365-illustrasyon16-620x400

” Artık çok geç sevmek için beni. ”

 

Kafiyeler Krallığım

Kafiyeler krallığımda sessiz bir gün, ipini koparmış her kelime, dolaşır durur yerli yersiz kulaklarda ama sessizliğimi bozamaz hiçbir cümle. Şehir şehir birikmiş benden dökülenler, bıraktığım anılardan oluşan özlem tufanının şiddeti saçlarımdan izlenircesine dağıtmış her bir telini. Ne zaman tenimde böylesi bir özlem hissetsem mazinin eserlerine dalıyor gözlerim. Çocukluğum yıllanmaya bırakılmış bir şarap gibi değerini arttırıyor her geçen dakika, parmaklarım dudaklarımda bir fotoğraf karesinde kayboluyorum zaman zaman, ve işte o zaman zamandan kaçmıyorum. İnsan yalnız kalmak istediğinde etrafın kalabalığı önemini yitiriyor derler, sessizlik hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Bedenimden uzak şehirlerde ruhumun dolaştığını, hangi kalplerde nefes aldığımı hissedebiliyorum. Benim krallığım parmaklarım kadar minik, kendime söz geçirmeye çalışmaktan başka düşüncem de olmadı hiç. Kibirden uzak kaldığım için uzaklardaki dudaklarda bir dost kelamıyım.

man-in-tunnel-resized-1080x675

Kör Kütük

Zor geliyor bu boşvermişlik hissi, omuzlarımda hissederken yılların yorgunluğunu çöküp kaldığım kaldırım taşlarında soluklanıyorum. Nefes nefese kalmışım, ellerimi dizlerimde bağlayıp izlerken gökyüzünü en azından denedim diyebilmenin gururlu yorgunluğu üzerimdeki, şimdi hangi kelime ile anlatmam gerekiyor böyle bir kaybediş hikayesinin teselli fıkrasını? Hangi kelime ile üzerini örtebilirim gözlerimdeki öfkenin kızıllığını? Oysaki maviler biriktirmiştim kafeslerde, göz göre göre kör taklidi yaptığım yılların ahını kaldıramadı kafesler, kaybettim mavileri, küstüler. Renk renk dolaştım dünyada, siyah üzerime yakışmazdı ama beyazı da yakıştıramadım bir türlü tenime, kirli değilim fakat temiz kalmak da kolay değil. Bir yerlerde ucunu kaçırıyorum birleştirirken doğruları, bir yapbozun yanlış yapılması gibi doğru hisleri yanlış insanlarda doğru kabul ederken aslında hiçte masum değilim, biliyorum. Mavi biriktirdim hep ama ben yeşile aşığım, şimdi kaybettiğim mavilerin yerinde iyi ki yeşil yok demek teselli fıkrasının giriş cümlesinden başka bir şey değil. Trajikomik geçiyor zaman, bazen tadı damağımı yakıyor fakat ben kahkahalar atıyorum, bunları yaşamış olmamam diye geçiriyorum içimden ve hemen arkası şikayet sessizliği gibi dudaklarımı kilitliyor insanlara karşı. Boşver diyorum ama izlerken gökyüzünü bu his içerimde eskimeyen yaraların üzerinde dans ediyor, aslında hissetmiyorum, hissetmiş gibi yapmak insanlığımı hatırlatıyor bana, bundan vazgeçemiyorum. Zamanlama hatası var dünyamda, ya çok hızlı dönüyor yetişemiyorum hayatıma ya da hep bir adım gerisinde doğruların yerini karıştırmakla suçlu gözüküyorum ayna karşısında kendime. Ne acelesi var ki dünyanın? Diyorum, diyorum ama yine de başımı önümde buluyorum. Benim bir suçum var mıydı? Denedim, denedim yetişemedim. Tam tur dönsün dünya durmasın, doğruları zaten karıştırdım, zamanla ben de karmakarışık bir hal aldım, ne en sevdiklerim tanıyabildi beni, ne de ben bende benden izler taşıdığıma inanıyorum artık. Sorun değil, zaten insanların kalıplara girmesini de yanlış bulan bir insanım, ben bende olmasam, hiç kimse olsam ne olur? Boşversem ne olur ya da ciddiye alsam bu dünyayı, geçmişi bana geri getirebilir mi? Tek bir şans daha alabilir miyim kaderden yeniden? Ben denedim, ellerimde olmasa bile bir gün aşık olduğum yeşilin kalbinde nefes nefese kalmadan nefes alacağım zamanın gelmesini bekliyorum karmakarışık, bu defa doğru zamanı tutturmadan dudaklarımdan bu kilit kalkmaz. Her şeyden vazgeçebilirim, geçtim de. Kendimden asla, bir gün bu aynalar başı dik bir adamın gülümsemesini yansıtacak, doğrular doğru yerlerinde ben tekrar bende olacağım. Durma dünya dön, daha tutacağım sözlerim var gökyüzünden.

abstract-illustration

” Savaşmadan, ölemem. ”

Kurgusal Karakterler

Yazmak istediğin şeyi önceden kurgulamak, yazamadan önce onu zihninde yaşamak ve daha sonradan yazıya dökmek. Bu gerçekten emek sarf edilen bir olay, bir çok insan zihninde yaşamaktan sonrasını elde edemiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar yazdıklarımı zihnimde yaşamış olmam beni gerçekten öyle duygusal bir havaya sokuyor ki, bunları yazıya dökerken hissettiğim masumluk, başarabilmenin verdiği hissiyat içinde kaybolmak manevi huzur. Kurgulamak ve yazmak benim işim ama zihnimde hep bir başkası başrol oyuncusu oldu. Yazdığım gibi biri olmak beni korkutuyor, pasif duygularla hayatta hiç bir engeli aşamamış bir insanın elindeki kalem değilim ben. Bu yüzden zihnimde canlandırmalar yaparken kendimden fazla uzağım. Belki de hayatımın en güzel dakikalarını bir insanı yazarak geçirdim, zihnimde kaybeden insan rolü o kadar çok sahne aldı ki, ve işte tam da bu yüzden kaybetmeyi kötü bir his olarak algılamıyorum. Fakat yine de kendimi o sahnelerden çok uzaklarda düşünüyorum. Bugünlerde yazmaktan çok okumaktan yanayım, insan kendi yazdığı yerine başkasının yazdığında kendini bulunca daha bir farklı hissediyor. Genelde okuduğum kitaplarda kendime yakın hissettiğim karakteri gerçek hayatta yaşamaya çalışıyorum. Hayatıma biraz renk katıyor diyebilirim, bunu yalnız benim yaptığımı da düşünmüyorum açıkçası, benim gibi yaşayan insanların olduğuna eminim. Bugüne kadar okuduğunuz kitaplardan bir karakteri gerçek dünyada canlandırma fırsatınız olsaydı şayet, hangi karakteri canlandırmak isterdiniz? Şüphesiz Raif efendi derdim ben, Kürk Mantolu Madonna kitabından. Kendime o kadar çok yakın hissettim ki, vazgeçmiş gibi gözüken bir insan ama yaşamının son anına kadar kendi iç dünyasında mücadele edebilen harika bir karakter doğrusu. Sessiz ve kendi halinde dünyada vaktini geçirmeye çalışırken çevresindeki insanlar tarafından alay konusu olabilecek derece saf bir kişilik, zaten bu böyle değil midir? Herkes gibi değilseniz, herkes tarafından dışlanan komik bir karaktere bürünürsünüz. Ben çok yazdım, kurguladım, izledim fakat hiçbir zaman yazdığım gibi birisi olmadım. Şimdilerde düşünüyorum da tek bir kişilik yerine karma bir karakter yaratamaz mıydım acaba kendime? Biraz Mücahit, biraz Raif efendi, biraz Küçük prens, biraz Haydar ergülen, biraz… Diye diye sabaha kadar uzardı aslında. İnsanlardan uzak olunca sanki hissetmiyormuş, hissiz biriymiş gibi hissettiğim ve umutsuzluğa kapıldığım anlar da olmadı değil, belki pes etmeye ramak kalmış, kulaklarımı tıkamış ve gözlerimi kapatmaya hazırlanırken aslında hissiz olmadığımı, ve aslında ne kadar sessiz olursam o kadar hissettiğimi anladım düşüncelerimi, fikirlerimi, yaşantımı. Yazdıklarımdan bahsetmiştim, kurgusal karakterler, var olmayan kişiler ve zihnimde canlanmış onlarca hikaye, onlar aslında benim yaşadığım kötü olayların iyi yaşanmış şekillerinden ibaret. Hepsinde bir parça ben var ama tam bir ben yok, tam bir ben olsaydı kurgusal karakterler can bulmazdı zihnimde öyle değil mi? Boş versene, belki ben de bir başkasının zihninde canlanan kurgusal bir karakterimdir, kim bilir?

ws_Ghost_Rider_Illustration_1366x768

” Kuyunun dibinden çalar eski bir şarkı ”

Kalın Kafalı

Bir insan bir şarkıyı ne kadar hissedebilir ki? Bir şarkıyı ne kadar benimseyebilir? Veya bir şarkının içinde ne kadar yaşayabilir? Benim aklım almıyor ama oynat bakalım. Bu arada wordpress ailesine katılalı dün tam üç sene oldu, nice yıllara 😌

” Birden duracaksın, soracaksın kendine. Neden bu düzen böyle? ”

Kaldım Köprüde

Kalmıyor içimde bir nefes, soluğum izin vermiyor daralan hayal dünyamda bir adım atmaya. Sıkışıp kalıyorum yorganımın altında, bir nefes eksik, bir nefes kayıp. Kitaplar arası uzanan köprüler var, sayfadan sayfaya atlayan sesim köprü sonlarında intihardan zevk alır gibi kesiliyor, kitap sonları içimde oluşan hüzne bile isim bulabiliyorum, oysaki benim hâlâ bir ismim yokken garip geliyor bu isimsizin hüzün listesi. Soluk soluğa kapanan gözlerimin acısını korkulu rüyalar takip ediyor, bir rüyada daha ölmeye mecalim yok. Gözler elbet açılır sabaha, rüyadan reankarne olup yeniden doğarım, bir dudak payı hissizlik eşliğinde yalan tebessümler savuvur, yeni bir köprünün üzerinde susarım. Ama kalmıyor bir nefes, yeni bir hayale mecalim, kendime bir isim bulmaya nefesim yok.

” Tahammülüm yok, uzak durmak doğru geliyor. ”

Kırıldım Kendime

Kendi ayağına dolanan bir insan hayal edin, aslında çaresiz değil ama çaresiz olduğunu düşünmekle aklını yemek üzere. Benden söz ediyorum. Bakış açısı önemlidir, bakış açım değiştikçe kendime olan güvenimi yerle bir etmeye , kendime güvenmemeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyorum, kendimi gördüğüm aynaları paramparça eden ellerim yara içinde, kendimle konuşmadığım her saat nefretimi kovalıyor. Kırdığım aynaların birinde rastladım yüzüme, kanım toplanmış, çanak dolu ama akmıyor gözlerimden. Kendi yakamdan tutup çektim kırık ayna içerisindeki beni, çıkardım oturttum yanıma, nefret içimden çıkmayacak konuşmazsam kendimle, sesim çıkmıyor. Öyle büyük bir kavganın ortasındayım ki yüzüme bile bakmadı, yüzüme bile bakmadım. Anlat dedim, anlat neden? Konuşmaya niyeti yoktu ama konuşmadan vazgeçmeyeceğimi de iyi biliyordu. Bir süre sessiz kaldık, kendimle baş başayım ama yalnız hissediyorum. Sonunda donuk dudaklarından dökülen ” Dar sokaktayız ” cümlesi ile bozdu sessizliğini, hayatımda hiçbir şeye bu kadar dikkatimi vermemiştim, ben konuşuyordum ve yine ben dinliyordum, hayatımda ilk defa kendimi dinliyordum;

– Dar sokaktayız, dünyamı parsellere ayırdılar, bize de bu dar sokaklarda yürümek kaldı. Hep beni suçladın, bir başkasını kırmamak adına kötü sözlenin baş hedefi ben oldum. Bu yüzden hep suratın asık aksi bir adam olarak anıldın yıllarca, kendine küs, kendine kırgın bir adam olmaktan başka ne kaldı kalbinde? Bir şeyler var, biliyorum. Halen gökyüzüne ne zaman baksan onun eksikliğini hissediyorsun yeryüzünde. Başka bir yüze çevirsen gözlerini, bitki örtünün papatyaları solacak, dar sokaklarda sıkışmaktan korkmuyorum, papatyaları öldürmekten korkuyorsun. Çünkü bildiğin bir şey var, papatyalar ölünce güzel kokmaz. Gönlünü bundan mahrum bırakma hissi dar sokaklarda daralmaktan daha korkutucu. Hiçbir zaman normal düşünen bir adam olamadın, her kararında acaba zihninin bir oyunu ile karşı karşıya mı kaldım sorusunu düşünmekten zamanın farkında değilsin, zaman geçiyor, zaman daralıyor bu dar sokakta. Sağlıklı düşünemiyor ve hayatın da sağlıklı ilerlemiyor, bunun farkında mısın? Bilmiyorum, herkes rutin hayatının kavgasında yaşama tutunmaya çalışırken, sen kendini gözden çıkarmış, hayat yerine kendinle kavgalısın. Bir cümleden bin anlam çıkartıp her gün birinde nefes almaya çalışmak hayat değil. Bin anlam bir gün tükenir peki ya sonra? Sonra…

Susturdum kendimi, neden biliyor musun? Çünkü haklıydım, kendime sarılmak istedim ama sarılamadım. Bildiğimi sanıp inandığım çok şey var, onlardan bir tanesi kendimle barışmam gerektiğim. Beni ben yapan değerleri değersiz kıldım değersizlerin yanında, kendimi karşıma alıp savaşıp durdum zihnimin içinde. Kayıp fazla ama bünyem sağlam çıktı. Ben benden vazgeçsem bile kendimi terk etmedim. Bildiğim bir şey daha var kadın, susuyorsam sana karşı, gidiyorsam bir bilinmeze ve kendime inanmaya çalışıyorsam eğer, halen gökyüzüne baktığımda eksikliğini hissediyorsam ama yanında olamayıp uzak duruyorsam, gönlümden geçmediğin anlamına gelmiyor. Susuyorsam bitki örtümden, çünkü papatyalar ölünce güzel kokmaz be kadın. Papatyaları öldürmeyelim.

” Bin misliyim öfkenin ismim yok, kimim acaba? Bilen ses versin. ”

Kapalı Kaygılar

Yersiz kaygılarda bugün, ne bir eksiğim ne bir fazla. Her şey olması gerektiği gibi, boş. Raflarımdan kitaplarım eksiliyor, eski inancım kalmadı şiirlere ama şairlerin hislerine sımsıkı inanıyorum. Şiir yazamasam da şair gibi sevebiliyorum, dilde kafiye olan gönülde şiir olmaz mı zaten? Bir satır sonuna seni koyup cümleyi öyle bitirsem, sana olan sevgim sonsuzluğa erişebilir mi bir şiir gibi? Bu gibi kaygılarım var, yerli yersiz cevaplarım. Sonunda seni bulamadığım bir şiirde benim ne işim var? Kaybolurum veya kaybederim kendimi hayallerim gibi. Eskiden satır aralarına sıkıştırmaya çalışıyordum hayallerimi, yazdıklarımda canlanıyordu gönülden istediklerim. Beni çözmek çok zor değildi eskiden, insanın hayali neyse kendisi de odur. Göz göre göre kim olduğumu okuyordun satır satır, şimdilerde gizli kapaklı saklıyorum hayallerimi satırlara. Gönül gözüyle okumayana kapalı hayallerim, kaygılarım. Biraz saklı kalmak lazımmış, öyle söylediler. Kaygı ile inandım ama insanlar bu sonuca varmak için ne gibi yollardan geçtiğimden çok sonuç odaklı, inandım ve bitti. Yeniden başlayalım, yersiz kaygılarda yarın… Kim bilir, belki sevgimde sonsuzluğa erişebilirim. Belki de meçhul olan bir nefes takılır boğazımda, satırın sonuna seni koyamadan son bulmuş olur hikâyem. Dünya bana veda etmeyebilir, ben şiirin sonunu getiremedikten sonra dünyaya veda etsem ne değişir? Sen kayıp olduktan sonra, cümleye başlasam kim bitirir. Yersiz kaygılarda dün…
Dün geçmedi ve geleceğime kaygı yaratıyor, batıyorum.

” Biz hep sustuk, yol almadık. Ve öyle güzel kalmadık. ”

Kenarda Kalmışlar

Sensizken kurduğum hayalleri bir kenara bıraktım. Yapamıyorum ,dayanamıyorum kelimelerinin üzerini örttüm dün sabah. Eylül’ü tükettim,ekime bu hazırlık. Elime tutuşturulmuş heybe’den çıkan yeni umutların yazılı olduğu bir yığın notlar arasında kaybettim seni sardığım şiir’i, karma karışık bir şehrin ortasında  kaybolmuş çocuktan farklı hissetmiyorum. Şiir’im kayıp, sen kayıp, ben aynı eksen etrafında dönmekten başka bir çaresi olmayan ay kadar çaresiz, bu çaresizliğin doğurduğu mecburiyetin içerisinde sana aşığım. Şimdi gel gör ki kol saatim bile bozuk, saatlerin bir önemi olmasa da, tarihleri kazıdığım takviminden takip ediyorum mevsimlerin değişimini. Mevsimler bile değişebiliyor üç ayda bir, bir ben değişemedim yıllardır bir de kaybettiğim şiirdeki hislerim. Ani kararlar almaya alışık bir ruh haline sahipken, tükettiğim eylül içinde hapsolmak, garip. Durumdan şikayetçi değilim aslında, parmaklıklar ardında eylülü tüketiyor olsam da, parmaklarımın arasından akıp giden kelimelerle döküyorum kendimi kağıtlara. Anlatıyorum, anlatıyorum ama sussam daha mı hoş olurdu? Doğrusu hiç bilmiyorum. Aklımın bana bir oyunu bu bilinmezlik, aklıma inanamam fakat kalbim de doğruyu söyleyecek durumda değil. Bu nasıl bir inançsızlık? Kendime bile inanamıyorum, kendime inanmıyorum. Şiir’i kaybolmuş bir şair çaresizliğinde kafiye gibiyim, tamamlanmayı bekliyorum. Belki tükenirim eylül misali, belki ekim bahar olur.

maxresdefault

” Kendimi bile beğenmiyorum, şeytanım şuurumla savaşıyor. ”

Kim Kaldı? ( Kaybetmedim Kimseyi #2 )

Bir gün istemediğiniz seçimler almak zorunda kalırsanız, bana eşlik etmiş olursunuz. Ardı arkası kesilmiyor bu durgunluğun, hayatımın sadeliğinde bir bahar havası, bir zafer sevinci olsa da içim el vermiyor böylesi sessizliğe. Dolu değilim ama boş sayılmayacak kadar da az değilim hissettiklerimle, inişli çıkışlı bir hayata el salladıktan sonra kolayca bırakılıp yürümüyor ezbere bildiğiniz o yollar, önünde yeni yıllara yelken açan bir gemi dursa da sahilden ayrılmak istemiyor insan. Defalarca anlatmaya çalıştım insanlara sıkıntımı, kimisi doktordu çare aradı, çözüm üretti ve şimdilerde benden bir haber başardığını zannediyor olabilir. Kimisi arkadaşımdı, gereğinden fazla gereksiz tavırlar içerisinde söz sahibi olmaya çalışınca hayatımda, şimdilerde sahil kenarından bile uzak bir sokakta kaybettiği arkadaşlığın burukluğunu yaşıyor olabilir, haberim yok. Birisi papatyamdı, koparmayı bırak bana kaç yaprak açtığını dahi saymadım, kokusu hâlâ burnumda. Birkaç kez sarıldım ama tek bir yaprak dökmedi, kırılmadı bana hiç, kızmadı, kırılsa yaprak dökerdi, bilirdim. Ben anlattım papatya dinledi. Şair değildim veya bir yazar, çiçeklerden de pek anlamazdım, bahçıvan değildim ama insan sevdiğine şiir okumaya veya yazmaya çalışınca kendini şair zannediyormuş, bir kaç satır bir araya getirince ise yazar. Belki şair olamadım, ne haddime. Belki yazar değildim, bizimkisi güzel kelâm. Fakat iyi bir bahçıvan olduğumu papatyaya zarar vermeden,koparmadan, incitmeden sevebildiğimde anladım. Yıllar ne güzel geçiyordu be doktor, tamda benimsemeye başlamıştım bu bahçıvanlık oyununu, şimdi nereden çıktı bu papatya alerjisi demeden edemiyorum sahilden ayrıldığımdan beri. Kim kaldı beni doğru bilen doktor? Herkese yanlışı oynayıp yalnızlığa çekildim işte bu bahar sadeliğinde. Baharda çiçeksiz kalmış bir bahçıvan, dünyaya alerjisi var. Hayatta kalabilmek için geçmişini sular üstünde giden bir gemiden sular altında bırakıyor. Güzel hikâye, papatyası eksik, şiirleri suskun, kelimeleri kayıp ama hayata tutunabilen bir şahsiyetin hikâyesi. Bendeniz insanoğlunun insanlığını kaybetmiş, içi yalanlarla dolu fakat doğru görünmeye çalıştığı aynanın karşısındaki kişiyim, gülüyorum ama bu doğru değil.

” Hekimde yok çaresi, dile kolay kalbe zor söylemesi. ”

Kiralık Kâtip

Cesaretimden ötürü bağışla beni ama bunları söylemem gerek hakime hanım. Bu benim ilk duruşmam, ilk yargılanma sürecim değil. Daha öncesinde iki kişilik bir komite karşısında ifade verdim, suçumu pek bilmesem de bedeli ağır bir seçenek ile karşı karşıya kalmaktan kaçamadım. Savaşmadım sanıyorsan bu önyargıyı zihninden uzaklaştırmasını istiyorum, o kadar mücadele ettim ki 1. Balkan savaşından çıkmış gibiydim komite karşısında. Bir keseye seni koydular diğerine beni, gel şimdi yap seçimini yapabilirsen. Aslında kararım net, mücadele sonrası duruşum dik idi. Ağzımdan tek bir kelime çıkmadan önce bana sundukları öyle sağlam bir tez hazırlamışlardı ki ne yaptıysam yıkamadım surlarını. Savaş’ın tarihteki sonucu gibi yenildim, dik duruşum eğildi, kelimelerim çekindi dudaklarımdan çıkmaya, direnemedim. Velhasıl ben karşılığında seni kaybettim bir barış antlaşmasında. Hep karamsar bakardım olaylara, bundan dert yakınırdın. Söylesene hakime hanım, nereden bakarsan bak bir kayıp içerisinde olmam da bu karamsar bakış açımdan dolayı mı? Bak işte eli kolu bağlı karşındayım, ben anlatıyorum sen dinliyorsun ve kiralık kâtip yazıyor her cümlemi. Durma yargıla beni, durma kâtip yaz, yaz daha söyleyeceklerim bitmedi. İnsanlar için bu dünyada anlaması güç bir şey istesem senden şu an, yapabilir misin bu vicdan mahkemesinde? Empati… Herkes yapabildiğini söyler, söylemek tek nefes kolay, yapabilmek boğazında takılı kalır insanın, söyle hadi yutabilir misin, sessiz kalıp gidebilir misin benim gibi? Fazla hayal kuruyorum, ne deryalara daldım, ne denizler kuruttum hayal dünyamda, sonuç hep bir bataklık, hep bir dibe çöküş. Kendimi kaybetmeyi seçsem seni hatırlayamamaktan korktum, beni anlayabiliyor musun? Sevginin ne demek olduğunu unutursam eğer insanlığımın ne önemi kalır ki bu dünyada? İşlediğim bir suçmuş gibi bakma bana, benim canım yanmıyor mu sanıyorsun? Elimde umut sayılabilecek bir gerçek var, onu görmezden gelemezdim. Yine de karar senin hakime hanım, doğru görecelidir, sana göre bu anlattıklarım yanlış olabilir ama vicdan tektir unutma. İster bir karar bağla bu vicdan mahkemesini, istersen sessiz kalıp düşür davayı, kapat dosyayı. Seçim senin, ben bir savaş kaybettim zaten, yetmedi seni kaybettim, üstüne bir dava ekle istersen sesim çıkmaz bir daha. Benim savunmam budur, aramızda bir bağ kalmadığını da düşünüyorsan eğer onun cevabı şiirlerde saklı, şiir seçimi senin. Hadi vur tokmağını, korkak değilim.

” Beni bilirsin, sevmeyi bilirim ben savaşmaktan anlamam. ”

Kıvırcık Kadın

Ruhumun derinliklerinde aklımı ele geçirmeye çalışan bir kadın var gibi hissediyorum. Gözümün önünde beliriyor bezen, net olmasa da kıvırcık saçları olduğunu görebiliyorum, niyeti hakkında bir bilgi sahibi olamasam da beni etkilemeye çalıştığı aşikâr. Sessiz ama ürkütücü değil bu durum, hoşlanmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Ruhuma sahip olmak isteyen bu kadın gerçek olsaydı şayet ona ulaşabilmek için saklanmaya çalıştığım dünyadan çıkabilirdim, korkularımın aklıma zarar vereceğini bilsem dâhi. Zeki bir kadın, beni nasıl kontrol altında tutabileceğini biliyor ve tam yetkiye sahip olmak istemiyor anlaşılan, zeki diyorum çünkü istemeden yapabileceğim bir hatadan kendine bir pay çıkarmamı istemiyor, bu pay sonrası kontrol hakkını kaybetmesinden korktuğunu sezebiliyorum. Rüyalarım böyle bir kadının bilinçaltımı istila etmesini kanıtlarcasına üst üste aynı olayları görmemi sağlıyor, bedenimin adrelanin, seretonin ve vazopressin hormonlarının salgılanması için bir yarış içerisinde adeta, inanılması güç fakat aşık oluyorum. Uyanmak istemiyorum, amacını bilmesem de beni konrtol altında tutmata çalışan bu kadının bana emirler yağdırmasını istiyorum, durmasın, beni etkisi altına alsın, yeni yanlışlar yapmak istiyorum, heyecanlanıyorum. Bu kadını kendime yakın hissediyorum, onu kafamın içerisinde hissettiğim her an için bir papatya dikmek istiyorum yeryüzüne, bir papatya bahçesine sahip olmam bu kadın kadar yakın bana. Biliyorum gerçek değil tüm bu olanlar, bilinçaltımın bana bir oyunundan ibaret fakat ilk defa bu oyunun içerisinde olmaktan keyif alıyorum. Devam etmeli bu oyun, sessiz kal ama aklıma sarıl. Beni kontrol altına al, karıştır tüm bildiklerimi ve tabularımı yık. İsterse yıkılsın insanlara karşı ördüğüm duvarlar, savunma sanatımın altında kalayım ama yanımda ruhumda senin kokunu hissedebileyim. Bu beni güçlü kılar kadın, bu benim sana inancımı, bizi güçlü kılar.

” Deniyordum seni, sen seversin bunu. ”

Kopya Kayıplar

Kaybetmeli insan doğruların farkına varmak için, yalnızken kaybetmeli. Bu dünya, sizce de fazla kalabalık ve kaybetmeye müsait değil mi? Ben bu dünyayı kaybettim, yalnızdım ve yalnızlığımdan doğup yeni bir dünyada gözlerimi açtım. Kalabalıkların içeresinde nefes alamamaktan, bir başkasının hayatında istemediğim insanı oynamaktan ve bu yüzden manevi yıkıntıların altından kurtulmaya çabalamaktan yoruldum, sıkıldım. Kabul ediyorum! Ben insan fakiriyim. Lâkin bu gökyüzü benim, sahiplenmesin kimse.

” Ben zararın şurasından döneyim, ne kadar kârım var onu alayım, bu da bana ders olsun. ”

Kader Kararı

Severken uzaklaşmak gereken konular varmış meğer kaderde. Çok garip aslında ama alışmaktan korkmuyorum desem yalan, bir de bu korkunun bana iyi geldiğini söylemezsem eksik olurdu doğrusu. Durum leyla yani, karışık ve ne yazık ki bu durumdan sıyrılabilecek bir mecnun değilim. Bu işin içinden kurtulamayacağımı anladığım an fark ettim ki zihnimde yavaş yavaş toparlanmış her şey. Baskı altında sağlıklı karar verebilen bir birey olamadım hayatım boyunca, aklım hep bir panik atak modunda emir vermeye programlı sanki bedenime. Hazır kıta bekliyor beni yanlışlara bulaştırmaya. Yıllardır gözlemleyerek devam ettigim hayatımda insanların yaşadıkları kötü durumları bir başkası tarafından hayatına dahil edildiğinden dert yanıyor. Bir başkasının hayatına gelip monoton akıp giden yaşamına heyecan katmasını, işler iyi giderken hayal kırıklığına uğramaktan korktuğunu ve er ya da geç bu korkunun başına isabet ederek onu tekrar monoton yaşamına özlem duymasından bahsediyorlar ( Her zaman böyle olmuyor tabii ki de, benim çevremin genellemesi bu şekilde sadece. ). Keşke ben de bu korkuyla yaşamaya çalışsaydım diyorum. O zaman bazı şeylerin kötü gitmesine yol açacak, bana heyecan katacak insanı bekleyebilirdim. Sonra açtığı yolda beraber vakit geçirirdik muhtemelen, taa ki hayatımdan çıkana veya çıkaran dek sürer giderdi. O kişinin gelmediği süreçte hayatımın monotonluğundan hiç pişman olabileceğimi sanmıyorum. Heyecan arayan insanların hüsrana uğradıklarından sonra sakin bir yaşam isteklerine zaten sahipken pişman olabileceğimi düşünmek delilerin fikirlerini kıskandırabilecek cinsten olurdu doğrusu. Böylece hayatımın kötü geçen zamanlarını bir başkasının omuzuna yükleyerek vicdanımı hafifletir ve aklımca kader tarafından ” Ben temizim, suçum yok! ” yalanı eşliğinde aklanmayı beklerdim. Kabul edelim güzel düşünce, güzel hayaller. Ben de böyle olabilirdim diyorum, insanların beklediği o kişi ile ayna karşısında karşılaşmamış olsaydım eğer. Yıllardır insanlardan uzak bir yaşamın içerisinde nefes almaktan, hayallere kapılmaktan kendi dünyamı yarattım. Hatta o kadar inanmışım ki bilinç altıma, inanmayacaksınız bir kızı bile sevdim gerçek hayatta var olmayan. Kaleme aldığım bütün yazılarımın ana fikrine sahip bir kız hayal edip öyle yaşadım. Gerçek dünyada o kadar fikirsiz bir insandım ki bunu bir çıkış yolu olarak görüyordum, yalan değil. Aslında kendi dünyamın yanlış insanı benim, fazla takılı kaldım yarattığım dünyanın içinde. Gerçek dünyadaki yaşantımın ne boyutta olduğunu bile bilemedim yıllarca, kendimden bir haberdim anlayacağınız. Severken uzak kalmak gereken konular varmış meğer kaderde derken, şimdilerde uzak kalmak zorunda olduğum insanlardan bahsediyorum. Hiçbir açıklamaya gerek duymadan gidebilen insanları nefretle seyrederdim oysa. Şimdi onlar ile aynı safta olmanın burukluğuyla anlıyorum ki gitmek de en az kalmak, beklemek kadar zormuş bazı durumlarda. Kalan hep bir neden arıyor gidenin arkasından ve kendini avutan bir yalana inandırıyor kalbini. Peki ya giden? Giden, hep sessiz kalıyor.

” Önemsemiyor vakit beni. Oysaki önemsiz hissedilmek pek bir ağır geliyor. ”

#KK4

Aklımda yeni yazılar kol gezse de bir türlü parçaları tamamlayıp bir metin haline getiremiyorum. Kayıplar var aslında, bulmak adına bir çabam da olmaması cabası. Velhasıl hayırlısı diyorum ve arşivimde bulunun, benim çok sevdiğim bir şiiri sizlerde paylaşıyorum, umarım hoşunuza gider. Şiir yaşayan efsanelerden olan Nar’ın babası, İdil’in sevgilisi cümlesiyle gönüllere taht kurmuş, örnek bir aşka sahip ve kalemini çok beğendiğim Haydar Ergülen’den ” Aşk için önsöz ” şiiri. Yeni yazılarda veya şiirlerde görüşmek dileğiyle, şiirle kalın…

Beni üzme 
kendini de benimle üzme.

Sözümüzü üşütme,
fazla açılma benden
çok açılma bana da.
Kendine de fazla açılıp da,
içine düşme.


Geçmişe gül gönder,
unutma!
Anılarda su ister.
Anılara iyi bak,
bana bak,
beni tut,
bana tutun!
Beni orda burda,
beni şunda bunda
unutma.
Bak. ”

  • Haydar Ergülen- Aşk için önsöz

#KK3

Merhabalar arkadaşlar, bu kez yazmak yerine bir kaç defa olduğu gibi seslendirmek istedim ve sizler için ” Anlıyorsun değil mi doktor? ” isimle yazımı seslendirdim. Umarım beğenirsiniz, keyifli dinlemeler.

Kokulu Kalem

Konuşmanın gereksiz olduğu anlarda susmak bir cevap değil, zorunluluktur. Zorun ne benimle ? Bu kadar zorunlu kalmak zor ama konuşmak da gereksiz. Zorunluluklarımdan kurtulmak için yazdığım satırlarda bağımlı kaldım. Yağmurdan kaçarken toluya tutuldum anlayacağın. İçten içe beni feth eden bir sessizliğin kıyısında, kaybetmekten korktuğum sorumluluklarım, yarım aklım var. Bu zorunluluk sorumlulukların ensesinde dolaşan bir nefes gibi ürkütmeye başladı bağlı olduğum hayallerimi, koptu kopacak. Hayallerimi bu sessizliğin önüne kurban etmeme müsaade eden gönlüne sağlık, o nasıl görmezden gelmekmiş, hayret ederdim de hayra yordum, yoruldum. Sonra bir ölüm yalnızlığı sardı bedenimi, tenim soğuk topraktan, derin bir uğultu işitti kulaklarım, çığlık çığlığa yalnızlık var kulaklarımda uğultu sonrası, gece karanlığından daha karanlık bir ruh hali içerisinden seyrediyorum dünyayı, dünya cehennem ateşinden farksız, dünya kırmızı fakat içim yalan, yalanlara sorumlu, doğrulara sorumsuz bir ebeveyn gibi yüz çevirmiş insanlara. Bu kadar zorunlu kalmak zor ama konuşmak da gereksiz, biliyorum susmak zor ama inan bana konuşmak gereksiz. Ben senin aklında dolaştığımı zannederken aslında hiçte önemsediğin sokaklara adım atamamışım, onca yolu boşa yürümüş bir mecnun fikrindeyim, fikrim aşk olabilir lakin ulaştığım arkası boş bir kapı önü. Ben bir savaşçı değildim sana karşı, elimde papatyadan bir kalem vardı. Canımı yaksan küle nefes, hevesimi kırsan buza kafes, sebebim olsan son sesim sen çıkardı dudaklarımdan. Şimdi ne canımın yanmasına, ne hevesimin kırılmasına, ne de sebebim olmana dayanabiliyorum. Benim gülüşlerim hep kirli sakallı kalacak, saçımın dağınıklığından içimi görebilecek insanlar, kendimi beklemeye vakit kalmadı. Ben hazırım, senin yapamadığın adımlarını yüklenirim sırtıma, bir ağırlığın lafı olmaz cihanda zor bulduğum, zor bulunuyorum ama konuşmak gereksiz, susmak senden daha zor, benden sessizlik.

61

” Aşk’a doymak niye? Ateş ederken gözlerin. ”

Kalbim Kızılay

Bugün üzerine çizgi çekilmesi gereken şehirlerde Ankara var. Çizgi çekilmesi derken yanlış anlaşılmasın, yaşadığım ve vakit geçirdiğim ve vakit geçirmek istediğim şehirler listesinde Ankara’yı tamamlamış bulunuyorum. 6 ay vakit geçirdiğim bu şehirde şehir hastanesinde çalışma fırsatı buldum. Güne her başladığımda, bana çalışma isteği veren, hastalığı olan çocukların tedavi edilmesinde en ufak bir pay sahibi olabilme maneviyatı ile dolu dolu tam 6 ay. Kendime verdiğim bir söz vardı, hastane açılmadan buradan beni işten çıkarmadıkları sürece ayrılmayı düşünmeyecektim, nitekim sözümü yerine getirebilmenin gururu ile bu şehir’e veda ediyorum. 14 mart dünya tıp bayramı eşliğinde faaliyete geçmiş olan Ankara şehir hastanesi, ihtiyacı olan tüm hastalara armağan olsun. Emeğimin geçtiği için manevi olarak o kadar huzurluyum ki, buraya yazarak anlatamam. Gelelim bu yarım senelik maceramda yaptıklarıma;
Benim yıllardan beridir kendime örnek aldığım bir söz var, hep hatırlarım ve hep hatırlayacağım. ” İnsan anne karnından dünyaya insan olarak gelir ama çok azımız insan olarak bu dünyaya veda eder. Mühim olan geldiğin şekilde gidebilmek, bu hayata veda edebilmektir. ” İnsan olarak dünyaya adım atalı 22 sene oldu ve bana göre hala insan kalabildim, bu çok önemli. İnsanın yaşadığı olaylar, arkadaşlıkları, aşkları, ailesi bazen insan dışına çıkmasına vesile olsa da önemli olan insanın kendi içi, benim içim hep bahar, değişmedi, umarım değişmez. Burada farklı coğrafyalardan gelmiş, farklı farklı insanlarla nasıl aile olunabilir onu öğrendim, kendi ailenizden, sevdiklerinizden çok onların yüzünü, onların muhabbetini görüyor ve duyuyorsunuz. Nasıl da korkuyordum oysa ilk geldiğim zamanlar, ya kimseyi sevemezsem? Ya kimse beni sevemezse? Öyle olmadı çok şükür, yanında aylar geçirdiğim bu insanlar şimdi ailemden bir parça gibiler, buraya döktüğüm içimi girip okumazlar ama ben yine de bana kattıkları güzel düşünceler için Ankara ve sizlerin huzurunda hepsine teşekkür ederim, iyi ki dediğim insanların sayısı onlar sayesinde biraz daha arttı. Ankara güzeldir, öyle soğuk olduğuna bakmayın, içine girdiğiniz anda Atanın verdiği huzur kaplar içinizi, ısıtır. Belki Ankara’nın bağrından kopmadım dünyaya ama Ankara’yı bağrıma bastım bir evlat sevgisi gibi. Kalabalıktan pek hoşlanmasam da kızılay’da dolaşmayı, karanfil sokakta her hangi bir kafede kahve içmeyi, dost kitap evinden yeni kitaplar almayı, kitapçılar çarşısında ki esnaflar ile muhabbet etmeyi ve en çokta ne zaman çaresiz hissetsem kendimi Atamın huzurunda bulmayı özleyeceğim. Harikalar diyarında dolaşıp yeni yazılar yazmayı, orada ki Bugs bunny heykelinin yanında saatlerce oturup dertleşmeyi gerçekten özleyeceğim. Yenimahalle’de metrodan inip teleferik üzerinden Ankara’nın görkemli sokaklarını izlemeyi, bilmediğim sokaklarında kaybolmayı cidden özleyeceğim. Senin akşamında son kez ıslandım Ankara, bu bir veda olsa da geri dönüşü olan yollar bıraktığın için, aklımı kaybetmeye başladığım bu günlerde kendimin ne kadar önemli olduğunu bana hatırlattığın için, önümde koca bir ömrün dolu dolu yaşanılması gerektiğini bana gösterdiğin için sana teşekkür ederim. Suzan hanım ve Bülent bey, sizlerin de bu yazıyı okuyacağınızı biliyorum, kader bir daha bizi bir araya getirir mi bilmiyorum ama karşılaşırsak şayet bu kez bu halde olmamayı istiyorum. Yeni bir hayatın başlangıcında bana destek olduğunuz için sizlere de teşekkür ederim. Veda vakti, birazdan ayaklarım Aşti yoluna düşer, bir kaç damla eşliğinde sel olur akar giderim yollarından Ankara, kendine iyi bak, seni hep güzel hatırlamak dileğiyle…

Keşke veda ettigim sadece bir şehirden ibaret olsaydı.

Kasım Kayıpları

Araftayım yarım aydır, iki arada bir kalpte kaldım. Yüzümden düşen bin parçadan kayıplar var, tamamlayamıyorum. Oysa iğne atsan yere düşmez bir kalabalıkta rastlamıştım sana , şimdilerde rüyalarım
kadar yalnız ve yakınken bana , kaybediyorum. Kontrol edemediğim bir hikaye içinde kendi sonumu yazmaya çalışmak kadar imkansız parçalarımı tamamlamak, sonum kayıp, bulamıyorum. Yalanlarla sarılı saatler, geçen zamanın dili ağır, her saniyede yüzüme vuruyor kayıplarımı. Benim kanım kaynarken yokluğuna, senin ruhunun duymadığından bahsediyor duvarlar, çileden bile çıkamıyorum. Güneş yeniden doğacak cümlesindeki umuda bel bağlandığımdan beridir ay hiç batmadı, sen yokken güneşe hasret çekemiyorum. Yüzümden düşen bin parçadan sen kayıp, gülemiyorum. Kasım yağmurlarının fragmanı gibi bu ekim ortasındaki yalnızlık , parçalı bulutlu gökyüzüm, yağmur olup yağasım var icimdeki fırtınanın üzerine , damla damlayım, yağamıyorum. Ellerimle tutmaya çalıştığım umut artık yırtık bir şiir sayfasında;
Duygusu yok, hayalleri kopuk , ana fikri eksik, belki de eksiklik. Biraz eksiğim, biraz kayıp, biraz benden uzak ve biraz yalnızım ama kafamın içi karanlık. Zamana kör bir bedenim, mutluluklara yarım yamalak tebessüm eden yanaklarım var ve araftayım. Sözün bittiği yerden başlamak gerek, yanlışlara adım adım, gidiyorum.

” Kapatın şehrin ışıklarını, günahı düşümde kalsın. Göz görmez olsun, gönül katlansın. ”

Korkak Koşu

Bakma öyle dağınık olduguma, gönlümü hep temiz tutmaya çalışırım ben. Bilirim ki içimde ufak bir çürük his barındırırsam içten içe çürütür bütün hislerimi. Kör ile yatar şaşır kalkar hayallerim ben umutla bakmaya çalışırken dünyaya, netliğini kaybeder gerçek diye sarıldıklarım. Bilmediğim bir hata işlemiş gibi duruyorum öyle uzaktan, söylediğim sözlerden kırılanlar var gibi. Tastamam kırgın sabahlar, yarım yamalak yüzüme bakan insanlar ve dinledigim şarkılara tamamlaya çalıştığım yirmi dört saatin ilk ışıkları ile bilmediğim hatamın çürük noktasını bulmaya çalışyorum yazdıklarımda, çürütmesin hislerimi. Süt dökmüş kedi misali oradan oraya sessizim, oradan oraya hatalı hissediyorum kendimi. Her şey o kadar umrumda ki, kusursuz olsun istiyorum gönlüm, çürük olmasın. Ya gerçekten hatalı olan ben değilsem? Ya o bilmediğim hatada aramaya çalıştığım çürük kalbime sığdırmaya çalıştığım insanların düşüncelerinde ise? Yine de çürütür mü dersiniz hislerimi? Korktuğum başıma gelir mi? Gelir, biliyorum, bilmiyormuşum gibi yüzüme bakıp acıma bana. Şimdi kalkıp balık kılçıklarını ayıklarmışcasına didik didik hayatımdaki insanların çürük noktalarını bulmaya mı çalışacağım? Bıraksana beni doktor, banane başkasının hayatından desemde o hayatlarda yaşıyorum benden habersiz. Çelişkisiz tek bir günüm geçmiyor, adımlarım hep korkarcasına ama deli cesaretimden koştugumu söylüyorsunuz korktuklarımın üzerine doğru. Bu yanlış olabilir ama doğru nedir diye sormayacağım. İnsan en çok kendine ihanet eder, bir daha asla yapmayacağım dediğim ne varsa tekrar üzerine tekrarlayıp tek kalıyorum fakat olgunlaşmanın üzerine basa basa, beynimdeki baskıya baş kaldırabiliyorum. Bana yenildiğimi söyleme, çabamı görmüyor musun? Yoksa benim gibi puslu mu görüyorsun dünyayı, bugünlerde bir hayli netliğini kaybediyor insanlar gözümde ama bunun çürük hislere bağlı olduğunu söyleme, biliyorum. Çare değil, anlamıyorsun.Yasaklarımı çiğniyorum ayaklarımın altında ve geçen her dakikaya inat saklıyorum geçmişi aklımda. İstediğin kadar kovalamaya çalışabilirsin beni ama görmediğin bir şey var, kaçmıyorum. Buradayım, işte tam karşında kahkahalara boğulmak üzere hazırlınıyorum, delirmedim, delirtmeyin.

” Yoruldum insansı muhabbetinden, sus. ”

Karlar Ülkesinde Bahar’a Rastladım Adında

Her hayat bir yol barındırır bünyesinde, geçtiği yollar hazırlar insanı kaderinin rotasına. Yollar kadere devreder insanı ve doğumundan ölümüne kadar seyreder bu yol. Benim yolum güzeldi, bazen tektim bazen sürü, bazen çobanı ben olurdum bazen kuzusu. Dönüp dururdum cihanın etrafında, dünya büyük gelirdi gözüme ve hep büyük konuşurdum bu yüzden ” Bana karada yalnızlık yok ” diye. Büyük lokma yedim takıldı ayağıma, düştüm. Karlar ülkesinde yalnızlık prensini oynadım yıllarca dünya tiyatrosunda, üşüdüm. Büyük sandığım dünya aslında ne kadar da küçükmüş öyle, benim dediğim yollar kaderin bir ip cambazlığıymış, gözüm boyanmış türlü palyonçolar tarafından ve aslında arkadaşım dediğim insanlar eli süpürgeli birer cadıymış. Mevsimi tek bir ülkede tek başına kaderimin götürdüğü rotanın kölesi oldum yıllarca, ne bir başka ayak izine denk geldim, ne kendimden başka bir ses işittim. İnsan alışamam dediği ne varsa tam o noktadan kırılıyor hayata, alışmaya başlamıştım, kırıldım. Meğer insanın yolu tek değilmiş, iki ayrı insan, iki farklı hayattan aynı yola savrulur, aynı hikayenin içerisinde elbet bir gün buluşurmuş. Ne güzel geldin öyle gönlüme, karla kaplı ülke nasıl da bahar’a döndü birden? Yalnızlığın ambargo koyduğu yıllarıma ne güzel bir darbesin? Karanlık sessizliğimi bozan sesinle ne güzel de doğdun kalbime. İnsanlığımı kaybettim sanmıştım, bu karla kaplı ülke benim son durağım derdim hep. Bak gördün mü? Yine büyük konuşmuşum, takıldı kalbime, düştüm aşkının cennetine. Bu cennet benim son rotam demeyeceğim, büyük konuşmak istemiyorum çünkü karlar ülkesinde bahar’a rastladım adında, tekrar üşümek istemiyorum.

12c3b1f3a98efc9091e14c734e5a4827

” Hayat diz çöktürse de seni her gün, elini uzatacak biri bir gün. ”

Korku Kılıfları

İçimdeki korkularıma kılıf uydurmaktan sıkıldım. Korkuyorum suç mu? Hangi ceza saptırabilir sessizliğe alışmış olmamı? Senin sesinden başka hangi ses içimdeki küstürülmüş çocuğun yüzünü güldüre bilir? Sen bir seslen, benim içim sana hep çocuk, sen bir seslen, benim içim sana hep bahar, hep farklı bir gökyüzü ve sanki bu dünyadan değil. Saklıyorum içimdeki çocuğu suç mu? Hiç kimseyi senin kadar yakınlaştırmadım içimdeki çocuğa kırıldıktan sonra, içimdeki cocuk hiç bu kadar güzel gülümsememişti bana bile, seni tanımadan önce. Sen bir seslen, benim içim sana hep tebessüm, sen bir seslen, benim içim sana hep aşk, hep deniz. Sinirleniyorum her sonbahar sabahında yaprakların birer birer dökülmesine, suç mu? Her yaprakta biraz biraz büyüdüğünü hissediyorum içindeki çocuğun, olmaz diyorum, hayır istemiyorum büyümesin. Sonra sen bir sesleniyorsun uzaktan uzaktan, içimdeki çocuğun ellerinden tutup zamana meydan okuyorsun. Ben hiç büyümüyorum seninle, sesinle çocuk kalıyorum. Sen bir seslen, hiç bir ceza sessizliğimizi bozamasın, sen bir seslen, ben sende hep çocuk, sen bende hep bahar, biz bu dünyada hep yalnız, hep aşk kalalım. Sence çok mu sorun bir başkasının akıl oyunlarında kaybetmemiz? Bu oyun bizim değil, ne strateji biliyoruz yanlış yapmaktan başka, ne de daha çocuk gönüllü olduğumuzdan her oyuna atılmaktan vazgeçebiliyoruz. Sen bir seslen, büyülemeyelim fakat her oyunda kendime bir rol biçmeyelim. Sessiz kalalım, bizsiz kalsınlar ne fark eder? Bir başkasının sözlerinden ders çıkarmayalım, gerekirse sınıfta kalalım onların hayatlarında ne fark eder? Sen bir seslen, biz zaten mezunuz hasret okulundan birbirimize hasret kalmaktan. Her zaman mutlu olamayız ama bizi üzen biz oluruz, bizim bizden başka kimsemiz yok, kırılırız, küseriz, sen bir seslenirsin yine bir oluruz, yine biz oluruz, kaldığımız satırdan devam ederiz şiirimizi yazmaya. Bir başkası nokta koymasın, bir başkasının ünleminden sakınsın şiirimiz. Aynı başlık altında seslenelim birbirimize, sen bende hep çocuk kal, ben sende hep bahar, kış görmesin şiirimiz, üşür cümlelerimiz, ayrı kalırız, üşütür aklımız.

” Bize doğruyu söylemiyorlar sevgilim”

Kulaklarını Kapat

Özrü kabahatinden büyük insanların karşısında küçük düştüm, yankısı büyük olsa da göz ucuyla dâhi bakmadılar ben kırılırken, çocuk kalmak istemem bu yüzden. Büyüyemem ki şimdi ben, hem büyürsem özrüm kabahatimden büyük olur. Sonra burnum yere düşse almam, kibirlenirim, büyüdün artık derler ve burnumdan fitil fitil getirirler yapmaya kalktığım çocukça davranışlarımı, çocukça düşüncelerimi hiçe sayarlar. Ben zaten sevmem kibirlenmeyi, hem kime kibir? Kime kafa tutayım çocuk halimle? O yüzden çocuk kalayım, büyüyemem. Çocuk aklı dedim ya benimkisi, geçen günlerde aşık olmak gibi büyük bir işe kalkıştım, korktum arkamdan söylenen sözlerden, yorgan altında tıkadım kulaklarımı ama nafile. Rüyalarıma sıçradı söylenenler, kovaladılar, bağırdılar, kaçtım, korktum, bağırdım, sıçradım uykularımdan, uyandım. Sen çocuksun dediler, sevemezsin. Oysa ben portakalı da severdim ve kimse korkutmazdı beni, kimse çocuksun demezdi, bağırmazlardı hatta ağlamazdım. Ne büyük bir iş bu aşık olmak, sadece sözde büyüklerin başarabildiği bir meziyet gibi kalplerden kalplere servis ediliyor sahte bakışlar eşliğinde. Kimse inanmadım demiyor, kimse ben doydum demiyor aşka, garipsiyorum. Tadımı kaçırdılar gözlerim bir başkasının gözlerine değmeden, ben daha tadına varamadan çocuk kaldım aşka. Büyümek istemiyorum ama portakalımı da elimden almasınlar. Büyümek istemiyorum çünkü kovalamasınlar beni, korkuyorum anlamıyorlar, bağırıyorum duymuyorlar, umursamıyorlar kibirlerinden. Saklanıyorum yorganımın altında, kibir oklarının hedefi olmak istemiyorum beni bulmasınlar, rüyalarımdan uzak dursunlar. Çocuk kalmak istiyorum ve portakalımı çok seviyorum suç mu? Karışmasınlar, cezalandırmasınlar sözleriyle. Acaba çok mu çocukça davrandım yazdıklarımda? Ben masumum, daha ufacık bir çocuğum saf duygulara sahip. Portakalım elimde yıldızları seyrediyorum hâlen. Suçum yok ama çocukluk yaptıysam özür dilerim, büyüyemedim. Portakal soydum, gökyüzünü seyretmek isterse canın büyümeden gel, çocukluk yapalım. Belki beraber kaçarız büyük insanların kibirlerinden. Bir parkta boş iki salıncak bulur sallanırız çocuklar gibi. Çocukluk yapar özür dileriz fakat hiç büyümeyiz. Hep çocuk kalırız yan yana içimizdeki çocuklarla.

Yeni bir seslendirme ile karşınızdayım, umarım beğenirsiniz. Linki aşağıya bırakıyorum, keyifli dinlemeler 😌

” Sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman,
ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan.

Kâbus Kapanı

Yasak şeritlerle çevrili koridorlarda koşturuyorum, hiç bir kapı, hiç bir sapak çıkmıyor huzura. Çiğnedikçe çiğniyorum hayatımın yasaklarını, dosyam kabarık, kader tarafından arananlar listesinin en başında kırmızı kalemle yazılmış sanki adım. Sanki her şey bana karşı, her şey yemin etmiş beni yalnızlığa itmeye. Tanıdık yüzler görüyorum koridorlarda, ellerinde kağıtlar, kağıtlarda geçmişinin günahları, hepsi suspus, hepsi yabancı sanki ve geleceğe geçit yok. Koşturdukça, kurtulmaya çalıştıkça kayboluyorum tanıdık yüzler labirentinde. Döndüğüm her köşe yeni bir hüsrana açılıyor, her geçmiş darbesinde dökülen kan değil vücudumdan, insanlığımı kaybediyorum yavaştan. İsyanla bağ kursam delilik seviyem tavan, ses etmezsem itaatkâr duygulara kapılıp izin vermiş gibi olacağım karanlığa. Kurtulmam lazım bu karanlıktan aklımı derde yaslamadan ama biliyorum ki fazla düşünmek benim gibileri hasta yapar. Ne bu karanlık hakkım, ne bu beynimi eriten hastalık. Hırsına yenik düşüp gözlerimi kapatsam tanıdık yüzlere? Peki ya okuduklarım? Peki ya duyduklarımı kim, nasıl silecek hafızamdan? Kayışı koparmadan bir çıkış bulmalı bu labirentten, tanıdık yüzlere yabancılaşmadan, kanla sıvanıp tarihe gömülmek istemiyorum. Yorgun düşmek, bir eli tutup geri dönüşümlü yardımlaşmaların sofrasından bir yudum dahi olsa zehir içmek istemiyorum. Ben baş ederim, başımdan geçer elbet kaderde yeni bir günahın rüzgarı, başımı döndürse de aklımı yerine getirir. İşte o zaman insanlığımı kaybederim. Ve artık bol geliyor bu dünyanın kirli gömleği üzerime, gelin üzerime ben baş ederim. Ben baş ederim de, kendi kelimelerimin tarafından terk edilmeyi hiç düşlememiştim. Bu labirentte beraber kaybolmuştuk oysa, oysa birlik olmayı öğrenmişiz sanıyordum. Bazen cümle mühendisi dâhi olsanız hata yapabiliyorsunuz ama hiçbir cümlem gözümde hain değil. Zaten cihana sarılıp kaybolmuş bir ruha sahip takvimlerim, ben buna yenilmedim. Kafamın içi yedi saniyelik bir kâbustan daha beter ve kaçırmakta keçileri fakat direnmeye devam ediyor ilham perilerim. Gördüklerimi yazdıkça kendimi bulacağım, labirent eski bir harabe halini aldığında ölü insanlar barındıracak enkaz altları,öfkemi git gide katladım. Artık oyun oynayamayacak duygu cellâdı çünkü bu labirent eskimeye başladı.

Şarkıları veya şiirleri kendi sesimden paylaşacağımdan bahsetmiştim lâkin şu aralar sıkı çalışıyorum ve kayıt almaya zaman bulamadım doğrusu. Kayıtlı olan şiir ve şarkılar var aslında ama yazının içeriğine uygun olmadığını düşündüğüm için bu yazıda eski düzene devam edelim, yeni yazıda görüşmek üzere ✋

” Benim ilhamımın izahı yok, iltihap dolu günlerimin meyvesi. “

Kaybetmedim Kimseyi

” Ben bu senaryoyu daha önceden gördüm, oynadım. ” dediniz değil mi siz de? Oynamaktan sıkıldığımadığım bir tiyatro oyununa hoşgeldiniz. Aslında doktor bana yazmayı yasakladı ama unuttuğu bir şey vardı aşikâr, ben bu tirad’a aşığım. Her cümlesini ezbere biliyorum bu sessizliğin, her sonda başa sarar sarar oynarım körü ama gönyede duramam, düşerim. Sanki kilometrelerce yol yürümüş gibiyim, dokunsan ayaklarım ağlar ama kalbim kadar inatçısını da görmedim, bir saç teli boyu öteye gidememiş olsam dahi ayaklarım ağlarken nasıl da gülüyor biliyor musunuz? Aşık olmuş gibi fakat ne yalan söyleyeyim ben daha o kadar büyümedim. Kaybetmenin acısı ağır olur diyorlar ve kayıp kayıbı ardı ardına getirirmiş. Önce birini kaybedersin, sonra aklını, daha sonra ellerin titmeyere başlar diyorlar, kendini kaybedene dek sürer gidermiş bu kaybediş. Bunlar büyütürmüş insanı, bir kaç beden küçük gelirmiş dünya gözüne, sığdıramazmışsın kendini hiçbir yere. Bugünlerde ellerim titriyor, acaba kaybettim mi bir şeyleri? Doktor ne dersin? Büyüyor muyum? Hayır, bu benim tiradım değil, bir başkası oynasın yerime, dublör kullanmak istiyorum. Benim yerimde olmak ister misin? Ben kaybetmek nedir bilmiyorum, bakma öyle düştüğüme, benim cümlelerim sessizdir ve bütün çocukluğum düşe kalka sessiz geçmiştir. Dizlerim kanasa da söylemezdim ki anneme, saklardım. Zaten saklayarak, saklanarak yaşamaktan aşık olmadım mı bu tirad’a? Beni anlıyorsun değil mi doktor? Hani bazı roller vardır dizilerde, ” Bu rolü bir başkası oynayamaz! ” der insanlar. Anlıyorsun değil mi doktor? Bu tiradı benden başkası oynamayaz, ezberleyemez kimse bu sessizliği. Benden büyümemi bekleme saklarım sessizliğimde kendimi, saklanırım. Hem ben kaybetmek nedir bilmem, kaybetmedim kendimi, kaybetmedim kimseyi, kimse de bende kaybolmak istemedi. Beni anlıyorsun değil mi doktor? Bırakta son defa olsun oynayayım sessizliğimi, özledim.

” Ruhum hapsolmuş sessizliğe ”

Kapıldım Karanlığa

Oknayuslarda, denizlerde yolculuk yapmayı hep istemişimdir, bir gemiye atlayıp uzun yolculuklar ardına gözlerden kaybolmak ve günlerin pekte önemi kalmadığı günlere özlem barındırıyorum yaşamış olmasam da. İki tarafı vardır yolculukların, bir gideni bir bekleyini. Kader ya, hep gitmeyi beklerken kıyıda gemi bekleyenlerdenim fakat gidenim olmadı hiç, gelmeyen gemi de cabası. Küçük bir itiraf, sanırım bu dünyada en çok martıları kıskanıyorum. Bazen keşke kanatlarım olsaydı diyorum, özgürlük kimin umrunda? Geçmişe tutsak olsam da gitmek istiyorum bazen. Kimse olmasın yanımda, kimsem olmasın, kendimi kaybedeyim dalgaların sesinde hatta ben bile olmayayım kendimde. Bir benliğim olmasın, zaten ben sen diye ayrıldı ayrılalı düşüncelerimiz insanın sabrı da kalmıyormuş bir biz edememeye. Kimse sırrını paylaşmasın benimle, ben sır tutamam içimde, dostluğum hiç iyi değildir, gider kitaplara anlatırım duyduklarımı. Karardıkça kararır dünyam, göz çeperimden akar insanlığım. Hırsla yıkarım yüzümü öfkemle kurularım, sanırım insanlıktan çıktım. Ama gitmek istiyorum sessiz, korkularım gündüzlerime sıçradı gecelerimden, terk etmeyi istiyorum hecelerimi fakat kalemimden tutuyorken hayatı, yaşamam gereken yarınlar ve yazmam gereken dünler var insanlığımdan kalan bir parça. Huzursuzluk kapladı yine içimi, sanki hislerimle oynanıyormuş hissine kapıldım tutarsız, oysa ben sadece gemi bekliyorum biraz yerli biraz bu dünyaya fransız. Bazen ne var ki diyorum, bu dünya benim için de çekici olsaydı çekilmeyen insanlara çekici geldiği gibi, çekilmez bir adam olsaydım. İlgimi çekmediği gibi çekiştirip durdu yıllar yılı o şehirden bu şehire, varamadığım uzaklıklara yıpratılmış bir hayatı yaşıyorken gitmek istiyorum sebebsizce. Ben artık ben olmak, kaybettiğim insanlığımı tekrardan bulup sağa sola vurup ziyan etmek istemiyorum aklımı. Bazen kimse olmasın istiyorum yanımda, kimsem olmasın, hatta ve hatta ben bile olmayayım kendimle, müsaadenle.

” Gitsem nereye kadar? Kalsam neye yarar? ”

Kararsız Konu

Bir asır yaşar mıyım? Hayatımdaki meçhul sorulardan sadece birisi bu. Şu sıralar çeyrek asıra demir atmaya hazırlanırken, zincirlerimi sağlamlaştırma çabası içerisindeyim hayat denizinde, arkama dönüp baktığımda geçen zamanın bana kattığı olgunluk seviyesini kıyaslıyorum içimde kalan çocuk yanımla. İçimde ne kadar çocukluk var? Hala ne kadar çocuk olmaya hevesliyim? Ya da bir asır yaşamayı ister miyim? Bilmiyorum, kaderde kaç nefes kaldı? 23 yıldır bu dünyada adım atıyorum, nefes alıyorum, gülüyorum, ağlıyorum. Değişmiyor bazı şeyler, güneş doğuyor, batıyor ve buna gün deniyor, 23 yıllık bu döngüme ise yaşam veya yaşantı. Benim hayatım hep dağınık geçmiştir, düzenli bir hayata geçiş yapamadım çeyrek asırdır ve bu yüzden uzun vadeli hayallerimin peşine çok takılmam. Hiç kimse gerçekleşmesini istemediği olayların hayalini kurmaz tabii ki de fakat gerçekleşmeyeceğini bilirse peşine düşmez benim gibi. Siz önünüzü görmeseniz adım atar mıydınız? Sanırım içimde çok çocukluk kalmamış, uzun zamandır yazmıyorum, olgun düşüncelerime çocukça geliyor yazdıklarım. Dedim ya, hep dağınık geçmiştir yıllarım, nerede bir macera duysam kendi hikayemi yazmaya başlıyorum içinde, ne ara karar verdim? Ne ara bu maceraya atıldım diye sorular sormuyorum artık alışkanlıktan. Ben haricinde çevremdeki herkes şaşırıyor verdiğim kararlara. ” Neyin peşinde bu çocuk! ” sorularını bana sormasalar bile duyuyorum. Tepkisiz kalıyorum ve buna sessizlik adı veriliyor, bir de üstüne üstlük suçlanıyorum sanki sessiz kalanlar hep suç işliyormuş gibi. Derdini kolay kolay dile getirebilen insanları yıllardır şaşkınlıkla izledim, hepsi ” sıkıntılar paylaşınca azalır ” yasasına bağımlı yaşıyor sanırım. Ben onlardan olamadım bir türlü, açıkçası olmaya yönelik bir çabam da olmadı. Utangaç bir yapıya sahip olduğum için çekinirim derdimi paylaşmaktan ama içimde büyür, olgunluk seviyemi arttıran bir husus. İstemese bile büyüyor insan, geçip giden zamana özlem duyuyor. Büyüdükçe kendim ile çelişki yaşadığımı, değiştiğimi fark ettim. Şimdilerde çelistiğim noktalardan cekiştiriyorum kendimi sağa sola, kendi kendini derde sokup sessiz bir ömür sürdürmekteyim ama suç işlemiyorum, sessizliğim suçluluk duygusunun getirdiği bir psikoloji değil. Kabul etmesem dahi mükemmeliyetçi bir insan olduğumu anladım, bir şey ya tam olmalı ya da hiç olmamalı hayatımda, arası yok. Bu mükemmeliyetçi tavrımı kendime de sormuyor değilim, acaba sen mükemmel misin Mücahit? Cevap vermek zor değil aslında fakat sessiz kalıyorum ve suçlu değilim. Mükemmelim desem ego tatmini, değilim desem haksızlık etmiş olurum yaşamıma veya yaşantıma. Uzun vadeli hayaller kurmadığını söyleyince sanki bu hayattan isteği olmayan bir insan gibi gözüküyor olabilirim, bu hayatı alacak verecek davasına dönüştürüp masaya döksek herkes alacaklıdır hayattan, kimse kendinden ödün vermek istemez. Çünkü herkes kendince dünyanın en iyisi ve asla kötü bir insan değil ama herkesin hayatını karartan bir kötü insan vardır. Bu ironinin içinde hangi saftayım diye soruyorum bazen kendime ama kime göre? Demir atmaya hazırlanırken çeyrek asıra elekten geçirmem gerektiginin farkına varıp hayatımdaki taşları usul usul ayıkladım, çevremde fazla insan kalmadı ve insan çevresinde fazla insan olmadan da insan gibi yaşayabiliyormuş. Muhtemelen hayatından çıktığım insanlar veya hayatımdan çıkardığım insanlar tarafından bu ironide kötü rolünu oynuyor olabilirim, hayatımda kalan insanlar için ise şimdilik iyi rolüne devam edebilirim. Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi? Bu soruya yanıtım yok fakat ben her ikisinide yaşamayı tercih edenlerdenim, şehir şehir gezip yeni insanları tanıyorum ama taşlarımı yeni elediğimden kalıcı bir insan olmuyorum onların hayatlarında. Bunun yanı sıra okumaktan sıkılmıyorum, hem yeni tanıdığım insanların hayat tecrübeleriyle tanışırken hem diğer yandan başkalarının hikâyelerini okuyarak kendime en güvenli rotayı çizmeye çalışıyorum da diyebilirim. Kendimi beğendirme çabası hiç olmadı bende, yazdıklarımda bir okunma çabası da olmuyor. Beğenilirse bu ekstradan gelen bir mutluluk olarak kabul ediyorum, böylesi mutluluğun nereden ve ne zaman geleceği belli olmaz sözüne daha sıkı bağlıyor beni. Daha yaşım genç olabilir, önümde koskoca yıllar, bilmediğim şehirler olabilir, görecek, duyacak şeyler de. Ama ben insan bildiği kadardır cümlesine inanırım, bildiklerim sınırlı ve bu sınırın içinde özgürüm. Ha bir de bilmediğim sanılan, benden saklanan olaylar içerisinde saklambaç oynuyorum çok çocukluk kalmasa da içimde, sessiz kalıyorum ama suçlu ben değilim, benden saklayanlarda. Eskiden kin tutmak ve intikam almak gibi çocukça davranışlarım da olurdu, zamanla benden eksilttigini hissettim duygularımı, kör bir adam olmak bana göre değil, güzel şeyleri görmeyi hak etmek için sabırlı olmak gereklidir. Sözlerimi bitirirken okuduğum kitaplardan bir alıntı ile veda etmek istiyorum. Ben biraz sessiz kalayım ama suç işlemiyorum, sadece demir atmaya hazırlanıyorum çeyrek asıra. Kim bilir belki nasip olmayacak, uzun vadeli hayal kurmak istemiyorum.

” – Biliyor musun? İnsanları öldürüyorum Portuga.

+ Bunu nasıl yapıyorsun Zeze?

– Onları unutarak. ”

( Şeker portakalı, José Mauro De Vanconcelos )

Çare bu değilse bile, inanıyorum.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑